29 Mayıs 2012 Salı

HASAN ALİ YÜCEL DÖNEMİNDE DİL VE ÇEVİRİÇALIŞMALARI*


                                                                              Türk diline kimseler bakmaz idi
                                                                               Türklere hergiz gönül akmaz idi
                                                                                                                   Aşık Paşa
Giriş :
Eğitimci, araştırmacı, şair, yazar, dilci, çevirmen, düşünür, yazar, yazın tarihçisi, gazeteci, yönetici, siyasetçi, örgütçü, çağdaş devlet adamı, bilim, sanat ve ekin insanı, devrimci Hasan Ali Yücel’in aydınlanmacı ve insalcıl (hümanist) kişiliğini bir bütün olarak algılayabilmek, yapıp ettikleri arasında, dil ve çeviri çalışmalarına neden bu denli önem verdiğini anlıyabilmek için, onun hangi dönemde, hangi koşullarda yaşadığını,  nasıl bir eğitimden ve yaşam deneyiminden geçtiğini, hangi bilgi birikiminin ve bilincin insanı olduğunu bilmek gerekiyor. Dolayısıyla, asıl konuya geçmeden önce, kısa özgeçmişini, aldığı görevleri ve ürettiklerini anımsatmak istiyorum.

Kısa Özgeçmişi

17 Aralık 1897’de, İstanbul’da, Maliye memurlarından Ali Rıza Bey’in çocuğu olarak dünyaya gelir. 1901-1906 yıllarında, Yolgeçen Mahalle Mektebi’nde, 1906-1911 yıllarında, Mektebi Osmani’de, 1911-1915 yıllarında, Vefa İdadisi’nde okur. 1915’te, askere alınır. Dört yıl sonra, 1919 yılında, girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nü, 1922 yılında, bitirir. Aynı yıl evlenir ve İzmir Erkek Öğretmen Okulu’nda öğretmenliğe başlar. Daha sonra, İstanbul Erkek Lisesi, Kuleli Askeri Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapar. 1926 yılında, Can ve Canan ikizler dünyaya gelirler. 1927’de, Milli Eğitim Bakanlığı İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nde müfettişliğe atanır. 1930 yılında, Fransa’da öğrenci müfettişliği görevinde bulunur. 1931 yılında, Mustafa Kemal’le yurt gezisine katılır. 1932’de, yeni kurulan Türk Dil Kurumu’nun Kökenbilim (Etimoloji) Bölümü Başkanlığına seçilir ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne getirilir. (Daha sonraki yıllarda, en güvendiği yol arkadaşlarından olacak İsmail Hakkı Tonguç’la burada tanışır). 1933’te de, Ortaöğretim Genel Müdürü olur. 1935’te, İzmir Milletvekili olarak TBMM’ye girer, 1936’da, Gülümser adlı bir çocuğu daha olur. 28 Aralık 1938’de, Celal Bayar hükümetinde, Eğitim Bakanlığı görevine getirilir. Hep söylendiği gibi ; 7 yıl, 7 ay, 7 gün bu görevde kaldıktan sonra, Ağustos 1946’da, birtakım olumsuz gelişmeler karşısında, Bakanlık^tan ayrılıp, gazetelerde köşe yazarlığını ve kendi kitaplarını yazmayı sürdürür. 1955-1960 yıllar arasında, İş Bankası Kültür Yayınları yöneticiliği, 1958’de, UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür  Örgütü) Milli Komisyonu Genel Kurul üyeliği, 27 Mayıs 1961’de, Kurucu Meclis üyeliği görevlerinde bulunur. 26.2.1961 tarihinde, geçirdiği yürek yetmezliği sonucu yaşama gözlerini kapar. 

 « Türk Milli Eğitiminde önemli reformlar gerçekleştirdiği, Köy Enstitülerinin kurucusu,


Bakanlığı Döneminde Gerçekleştirdiği İşler

Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı görevine başlar başlamaz, kollarını sıvayıp, yüzyıllardan beri gözardı edilmiş çok sayıda işin üstesinden gelmeye çalışır: 2 Mayıs 1939’da, Birinci Neşriyat Kongresi’ni toplar, Tercüme Komisyonunu oluşturur,  17 Temmuz 1939’da, Birinci Maarif Şurası’nı toplayıp, ilk kez bir Milli Eğitim planı çıkartılır ve eğitimin köylerden başlatılmasına karar verilir. Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisini açar, İlköğretim Dergisi yayın yaşamına başlar, Tebliğler Dergisi yayımlanır, Güzel Sanatlar Dergisi yayımlanmaya başlar. 28 Şubat 1940 tarihinde de, Tercüme Bürosu’nu kurar ve çeviri seferberliğini başlatır. 17 Nisan 1940 tarihinde, Köy Enstitüleri yasası çıkarılarak, bir yıl içinde 14 Köy Enstitüsü’nde eğitim-öğretime başlanır. Bu sayı, 1943’te 20’ye çıkarılır. İslam Ansiklopedisi yayın yaşamına girer, Devlet Konservatuvarı Kuruluş Yasası çıkarılır, Teknik Öğretim Dergisi yayımlanır. Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu çıkarılır, Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı kurulur, 6 Haziran 1941’de Birinci Coğrafya Kongresini toplar, Gramer Komisyonu’nu toplantıya çağırır, Anayasa’nın dili Türkçeleştirilir, İstanbul’daki Mühendis Mektebi Teknik Üniversite’ye dönüştürülür. Erkek Sanat Enstitüsü sayısı 9’dan 75’e, Kız Sanat Enstitüsü sayısı 2’den 37’ye ulaştırılır. 14 yeni lise ve 40 ortaokul açılır, Birinci İmla Kılavuzu yayımlanır, Tarihi Vesikalar Dergisi çıkarılır. 1942 yılında, Hasanoğlan Köy Enstitüsü kurulur, Mesleki ve Teknik Okullar Yasası çıkarılır, Ankara Üniveritesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü kurulur. 3 Temmuz 1943’te İstanbul Fen ve Edebiyat fakültelerinin temeli atılır. 8 Kasım 1943’te Ankara Fen Fakültesi açılır, İnönü Ansiklopedesinin ve Sanat Ansiklopedisinin  ilk bölümleri okurlarına ulaştırılır, Kadın-Ev Dergisi yayımlanır. 1944 yılı içinde, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kurulur, Türkçe Sözlük ve Hukuk Sözlüğü yayımlanır, İstanbul Teknik Üniversitesi, İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu ve Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü açılır. 16 Şubat 1945’te Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Komisyonu toplanır, 19 Ekim 1945’te de Ankara Tıp Fakültesi kurulur, Tercüme Dergisi yayın yaşamına başlar, İstanbul’da Aşiyan Edebiyat-ı Cedide Müzesi açılır. 18 Şubat 1946’da Beden Eğitimi ve Spor Şurası toplanır. Bu arada, Devlet Konservatuvarı ve Devlet Opera ve Tiyatrosu ilk temsillerini vermeye başlarlar, müzecilik ve güzel sanatların her dalında önemli düzenlemeler ve etkinlikler gerçekleştirilir, 13 Haziran 1946 tarihinde, Üniversiteler yasası çıkarılarak, üniversiteler büyük ölçüde özerkliğe kavuşturulur, Ankara Üniversitesi kurulur, terim sözlükleri çıkarılır, birçok bilim dalının dili sadeleştirilir, Dilbilgisi ve yazım kurallarını içeren yeni kitaplar yayımlanır. Tüm engellemelere, 2. Dünya Savaşı’nın her türlü yokluk ve yoksunluklarına karşın, yaşamın her dalında, Batı’daki “Yenidendoğuş” hareketini çağrıştırır bir biçimde, aradaki büyük zaman dilimini çok kısa bir sürede kapatmak amacıyla, çok-yönlü ve çok-boyutlu Aydınlanma çabaları sürüp gider Hasan-Ali’nin Bakanlığı döneminde.. Sevgili oğlu, şair Can Yücel’in dediği gibi : « Geldi mi gidici / Hep hepp acele işi ».


Yapıtları

Hasan Ali Yücel, 64 yıllık ömründe, bütün bu çalışmaların ve koşuşturmaların arasına, 36 kitap ve binin üzerinde yazı, makale, konuşma sıkıştırmış; çalışkan, duru, sağlam, inançlı, örnek üretkenliğiyle, yeni kuşakların tanıması gereken dev bir aydınlanmacı olarak Türk ve dünya eğitim tarihine adını yazdırmış bir kişiliktir. Bu kişiliğin alyapısını oluştururken, şu kitaplara imza attığını görüyoruz: Ruhiyat Elifbası (1924), Türk Edebiyatı Numuneleri (1926), Sanat Musahabeleri (1928), Tarihi Kadim ve Doksanbeşe Doğru (1928)  (Tevfik Fikret’in Osmanlıca yazılmış, anlaşılması çok zor bu şiir kitabı, sadeleştirilmiş biçimiyle, Türkçe harflerle basılan ilk kitaptır), Mantık (1928), Mevlana’nın Rubaileri (1932), Goethe Bir Dehanın Romanı (1932), Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış (1932), Dönen Ses-Şiirler (1933), Fransız Maarif Teşkilatında Müfettişler (1934), Fransa’da Kültür İşleri (1936), Bir Türk Hekimi ve Eseri (1937), Pazartesi Konuşmaları (1937), Fazıl Ahmet-Hayatı ve Eserleri (1937), İçten Dıştan (1938), Türkiye’de Ortaöğretim (1938), Sizin İçin-Çocuk Şiirleri (1938), Dört Hayvan, Bir İnsan-Şiirler (1943), Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler I, II, III. (1947), Davam (1947), Davam İle İlgili Davalar ve Neticeleri (1950), Mevlana-Manzum Levha (1952), Hürriyete Doğru (1955), İyi Vatandaş İyi İnsan (1956), Kıbrıs Mektupları (1957), Edebiyat Tarihimizden ( 1957), İngiltere Mektupları (1958), Dinle Benden (1960), Hürriyet Gene Hürriyet c.I. (1960), Allah Bir (1961), Hürriyet Gene Hürriyet c. II. (1966), Kültür Üzerine Düşünceler (1974) ve Okul Kitapları: İlkokul Okuma Kitapları (Komisyon halinde), Mantık Dersleri (Liseler için), Yurt Bilgisi (Rakım Çalapala ile birlikte)1

Batı’daki Aydınlanmanın Bizdeki Yansıması

Batı Avrupa Aydınlanlanmasını temelinde, birçok ekonomik ve toplumsal olayların arasında, ulusal dil ve çeviri olgusu önemli yer tutmaktadır . Bilindiği gibi, Roma İmparatorluğu yönetiminin, onun tinsel kolu olan Papalık’ın ve İncil’in dili Latincedir. Dolayısıyla, İmparatorluk içindeki çok sayıda halkların farklı diller konuşmalarına karşın, eğitim-öğretim başta olmak üzere, her türlü yönetim işleri Latince üzerinden yürütülmektedir. Ancak, Doğu Roma İmparatorluğu kurulduktan sonra, Eski Yunancanın ön plana çıkmasıyla, önemli yazışmalar ve anlaşmalar her iki dilde de yapılmaya başlanmış, yoğun çeviri etkinlikleri devreye girmiştir. Okula gidemeyen, tarlasında, bahçesinde, bostanında çalışan halklar ise bu dillleri anlamamakta, kendi derebeyliklerinin, kendi bölgelerinin, loncalarının, hatta kendi köylerinin dillerini konuşmaktadırlar. 15. yüzyılda Girit’de, Floransa’da, daha sonra Avrupa’nın başka kentlerinde kıvılcımlanan, Eski Yunanca ve Latince yapıtların bazı Avupa dillerine çevrilmesiyle biçimlenen “Yenidendoğuş” (Rönesans) hareketi, dinsel alanda da kendini göstermiş; 16. yüzyılda, Roma Katolik Kilsesi’in baskı ve egemenliğine karşı çıkan, İncil’de yazılanların kendi halklarının dilleriyle anlaşılmasını isteyen, Hollandalı Erasmus, ardından Alman Luther, Fransız Calvin gibi birtakım din adamları ve düşünürlerin, İncil’i kendi dillerine çevirmesiyle, “Yenidenyapılanma” (Reform) hareketinin doğuşuna kaynaklık etmiş, giderek Aydınlanma Çağı’nın kapıları aralanmıştır.

Ne yazık ki, Batı’da bunlar olurken, ortaçağ karanlığından yeni bir çağın aydınlığına geçilirken; Doğu’da, Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde ve İslam dünyasında süreç tersine işletilmiştir. İslam dünyasındaki bilimsel ve düşünsel gelişmeler bir yana;  XI, XII, XII. yüzyıllarda; hepsi Anadolu toprakları üzerinde sayılabilecek, Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmut, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli, Karamanlı Mehmet Bey, hatta bir yönüyle Mevlana ve diğer erenlerin aydınlanmacı çabalarına ve kişiliklerine karşın; Fatih Sultan Mehmet’le başlayan, Yavuz Sultan Selim’le doruklanan Arapça ve Farsça hayranlığı, İslam’ın Devlet dini olması ve kurumlaşmasıyla, bir tür yeni ortaçağ karanlığına girilmiştir. Askeri ve ekonomik alanlarda, Avrupa ile çok sıkı ilişkiler sürdürülürken, orada yaşanan gelişmeler tam olarak anlaşılamamamış,  1789 Fransız Burjuva Demokratik Devrimi bile, “bir avuç baldırı çıplağın krallarına karşı başkaldırısı” olarak değerlendirilmiştir. Çöküş süreci, Osmalı İmparatorluk’u içindeki birtakım halkların, ulus devlet olma yolundaki bağımsızlık savaşımları, Batı karşısında, her yönden geri düşen tüketici İmparatorluk’un giderek güçsüzleşmesi, İngiltere ve Fransa gibi büyük emperyalist devletlere gırtlağına dek borçlanma, I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmakla başlayan yağmalanma, merkezi hükümetin teslim alınışıyla tamamlanmıştır. Tüm bu olup bitenlere karşı, Mustafa Kemal’in, bir avuç arkadaşıyla, Anadolu’da başlattıkları Bağımsızlık Savaşı, gerçek anlamda bir yeniden doğuşun ve dirilişin göstergesidir. 

Ancak, savaş orada bitmemiştir. Turgut Özakman’ın anlatımıyla, “biz adam olmayız, gelsin İngizler bizi adam etsinler diyen aşağılık duygusu içinde, bağımsızlık düşücesinden tümüyle yoksun, güvensiz, korkak, pısırık, onursuz, bilinçsiz, tarihinden habersiz, milletine güvenmeyen, ümmetçi, dinci, gafil, ve hain bir kısım Osmanlılar” gibi davranılacak ya da “ yüz binden fazla asker ve sivil kayıp vererek, dört yıl kan, ter, gözyaşı, göznuru, dökülerek, inanılmaz zorluklardan ve acılardan geçerek, ibret ve gurur verici olaylar yaşayarak kavuşulmuş olan bağımsızlığı bir daha bir daha yitirmemek, bir daha ayak altında kalmamak, kurbanlık koç olmamamk, ezilmemek, sömürülmemek, horlanmamak, bu güzel vatanda hep birlikte insan gibi yaşamak, uygarlığı ve çağdaşlığı paylaşmak için yeni insanlardan oluşan yeni bir toplum, yeni bir devlet kurmak” tı.2 Elbette ikinci yol seçildi ve savaş sonrasında,  yaşam bulanTürkiye Cumhuriyeti ulus devletinin varlığını sürdürebilmesi için, önünde duran yüzyılların birikimi sorunlarının çözülmesi gerekiyordu. Bunun için de, Batı’da gerçekleşen Aydınlanma Devrimi’nin yolu izlenmiştir.

Dolayısıyla, Kemalist Devrimler, birçok yönüyle, Batı’daki Aydınlanmanın Doğu’daki, çok farklı ekonomik ve toplumsal özellikleri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun uzantısı olan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki  yansımalaradır. Ancak, oradaki devrimlerin öncülüğünü, egemenliği elinde tutan, bir avuç Soylular ve Kilise’ye karşı,  başlangıçta özgürlükçü ve ulusalcı nitelikleriyle öne çıkan, örgütlü sanayi burjuvazisi, yedeğindeki işçiler ve aydınlarla yapmışken; bizde böyle bir yapılanma sözkonusu olmadığı için, bu iş, zorunlu olarak asker ve sivil aydınlara, yöneticilere kalmıştır. Konuya ilişkin, Hasan-Ali Yücel’in şu saptaması anlamlıdır: “Bizde yenilik ve garplılaşma ilk önce Orduda olmuştur. En eskisi Mühendishane olmak üzere (1795), Tıbbiye (1825) ve Harbiye (1933) okulları, ileri düşüncenin ve müspet bilginin kaynaklarıdır. Hürriyet fikri, zaten, bilimden doğar. Cehaletten, ancak esaret doğar.”3
Bir anda, kulluktan yuttaşlığa geçen bir toplumda, Devrim Yasalarını yaşama geçirmek; Öğretim Birliği, Abece ve Dil Devrimleriyle birlikte diğer aydınlanma devrimlerini, hatta Din Devrimini gerçekleştirmek, öylesine yazıldığı ve söylendiği gibi kolay olamayacaktı kuşkusuz.  Bir bakıma, bunun doğal sonucu olarak, birçok devrim sonrasında yaşanan, karşı-devrim süreçlerinde olduğı gibi, ülkemizde de, Atatürk yaşarken başlatılan Kemalist Devrim karşıtlığı,  değişik görünümlerle günümüze dek süregelmiş, bundan sonra da, daha uzun süre süreceğe benzemektedir...

Hasan Ali Yücel Döneminde Dil ve Çeviri Çalışmaları

Hasan-Ali Yücel, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı, tamamlamak için ömrünün yetmediği işte bu ulus devleti yaratmada; aydınlanma devrimlerinin sürdürümcüsü, eksik kalanların bütünleyicisi bir aydın, bir eğitim bakanı olarak geceli gündüzlü çalışmış, iş ve eylem üretmiş bir yüce insandır..

Basın-yayın sorunlarını düzene koymakla başlıyor işe. Ulusal bir dilin ve kitaplığın kurulması için Neşriyat Kongresini topluyor ve “Tercüme Bürosu”nu kuruyor öncelikle. Bir bütün olarak ülkenin kalkınması, içine düşürüldüğü ortaçağ karanlığından çıkarak çağdaşlaşması için Köy Enstitüleri’ni tüm ülke geneline yayıyor. Türk Dil Kurumu, Halkevleri, Halkodaları ve Köy Enstitüleri aracılığıyla yeni çıkan yapıtları ve çeviri yapıtlarını, Anadolu ve Trakya’nın en ucra köşelerine dek ulaştırmaya çalışıyor. Okuma-yazma ve iş üretme seferberliğiyle her yanda çoban ateşleri yakmaya başlıyor arkadaşlarıyla birlikte. Herkes kitaba dokunmaya, gözlerini açmaya, dünyaya ve yaşama kızıl öküzün boynuyzundan değil, eleştirel usun penceresinden bakmaya, umut etmeye, kendi geleceğini kendi elleriyle kurmaya yöneliyor her şeyden önce. Yine Turgut Özakman’da bir alıntıyla pekiştirmek istiyorum bu düşüncemi: “Ben, Hasan-Ali Yücel’in bakanlığı zamanında ortaokul ve lise öğrencisiydim. İyi yetiştirilmiş, iyi yetişmiş bir kuşaktan olduğumu söyleyebilirim. Bunu çok ucuza satılan klasik eserlere, Tercüme dergisine, Güzel Sanatlar dergisine, Tatbitak Sahnesi temsillerine, Halkevleri etkinliklerine, sergilere, özenli, düzenli ve milli bir eğitim ile başta Haan-Ali Yücel olmak üzere idealist öğretmenlere borçluyuz.”4

Dil Çalışmaları

Hasan-Ali Yücel, aldığı eğitim ve 1932 yılında, Türk Dil Kurumu (TDK)’nda yüklendiği sorumlulukla dil çalışmalarına başlıyor. 1933 yılında, “Türk Edebiyatı’na Toplu Bakış” kitabını yayımlıyor. Bakanlık koltuğuna oturduktan sonra, TDK ve yakın arkadaşlarıyla işbirliği yaparak, öğretim-eğitim ve çeviri çalışmalarına koşut bir izlence geliştiriyor: 1940 yılında, “Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu” çıkarılarak, ders kitaplarının basılmasını ve dağıtılmasını belli kurallara ve ölçütlere bağlıyor, Mustafa Nihat Özon’nun, “Son Asır Türk Edebiyatı” (1941), Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayımladığı üç ciltlik Türk Edebiyatı Antolojisi, Tahsin Banguoğlu’nun hazırladığı, “Anahtarlarıyla Türk Grameri (1941), ortaokul ve lise ders kitaplarının yazımı için hazırlanan terim sözlükleri (1940-41), dildeki gelişmelere koşut Yeni İmla Klavuzu (1941), Gramer Terimeri Sözlüğü (1942), Coğrafya Terimleri Sözlüğü (1942), Felsefe ve Gramer Terimleri Sözlüğü (1942), Hukuk Terimleri Sözlüğü (1943), Tıp Terimleri Sözlüğü (1944), Türkçe Sözlük (1944), TDK ile eşgüdüm içinde, fizik, kimya, matematik, geometri, tarım, biyoloji gibi birçok alanın terim sözlükleri, Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü’nün ilk ciltlerinin yayımlanması Hasan-Ali Yücel’in Bakanlığı döneminde gerçekleştiriliyor.

Maarif Vekaleti’nin 1941 Yılı Bütçesi Görüşmeleri sırasında, çok sayıda milletvekili dil çalışmalarına ve ders kitaplarındaki dil karmaşasına ilişkin görüş ve eleştirilerini dile getiriyorlar. Hasan-Ali Yücel, bu eleştirilere yanıt verirken, okları, bu kez yükseköğretime çeviriyor: “Orta tahsilde ve lisede bizim verdiğimiz terimlerle çocuk okur, yüksek okullara geldiği vakit bunların tekini işitmemiştir. Geçen sene Maarif vekaletine merbut yüksek müeseselere kati surette emir verdim: bu terimlerle yazılmamış herhangi bir makale ve kitabı basmayacaksınız. Bu terimlerele hazırlanmamış dersleri okutmayacaksınız, not vermeyeceksiniz. 50, 60 yaşına gelmiş olan arkadaşlar da emek çekip bunları öğreneceklerdir. Bu sefer İstanbul’a gittiğimde, Üniversite Rektörü ile görüştüm, rica ettim, bir ay mezuniyetten sonra gerek İstanbul’da ve gerek buradaki  profesör ve doçentlerden yapılmış olan terim komisyonlarında bu uzunca tatil müddetince meşgul olunarak bu iş bir esasa bağlanacaktır. Fakat buna rağmen, yapacağımız şeylerin gayet mükemmel olacağını zannetmeyiniz, bunların eksiklikleri olacaktır, yapıldıktan sonra görülecek, tenkitler olacaktır ve bu tenkitlerin alakadarlar tarafından doğru olan tarafları alınacak, bu surette arkadaşımızın işaret ettiği boşluk doldurulmuş olacaktır.
Ecnebi dillerinden, dilimize kelime girme meselesi, hakikaten benim arkadaşlarımla beraber olduğum bir noktadır. Lüzumsuz yere ecnebi dilinden; hangisi olursa olsun, Türkçeden gayri her dil bizim için ecnebidir. Bunlardan kelime alıp kullanmak yanlış bir şeydir. Biz bunu kendi elimizdeki teşkilatla, bize merbut olan müessesatta temin etmek için cehdetmekteyiz. Yapılmış tercümelerden bu neviden Türkçeye benzemez şeyleri iade ettirmekteyim, o müesseseleri tenkit etmekte, ikaz etmekteyiz...” 5

Bu anlayışın sonucu olarak, 1940’lı yılların Türkiyesi’nde, Türkçenin emekleme çağında, ulus dilinde eğitim yapılırken, Avrupa ülkelerinden ülkemize konuk gelen öğetim üyeleri bir-iki yıl içinde Türkçeyi öğrenip, derslerini bu dilde yaparlarken, 157 üniversitenin varlığıyla övündüğümüz günümüz Türkiyesi’nde ise, yabancı dille öğretim yapmanın aymazlığı içindeyiz...

Hasan-Ali Yücel, 1960 yılında düzenlenen IX. Türk Dili Kurultayı’nın ardından şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dil milli varlığın ruhudur ve bu ruh senelerden beri boğucu bir hava içinde hapsedilmiştir. (....) Öz Türkçe ile yazı yazmak, komünistlik alametlerinden sayılmış, Anayasanın dili beğenilmeyerek ve aşırı özleşmiş görülerek, düzeltilmesi yoluna gidileceğine, yıllar önceki eski metne (Teşkilat-ı Esasiye: AD), hem de devirlerinde dil sadeleşmesine taraflı olan edip, bilgin kişilerin elebaşılığıyle dönülmüş, basının birçok mensupları dil devrimine yüz çevirmişlerdir. (...)
Otuz yıldanberi ya içinde fiili, ya başında idari, yahut dışında gönüllü hizmetinde bulunduğum dil davası sahipsiz kalmıştır. Sert hareketlerle, kaybedilmiş zaman aralıklarını kapatma zorunda kalan toplumların yaptığı devrimler, ancak devrim mantığıyla ve metoduyla yürütülebilir. Her türlü kudret sahipleri bu gibi hareketlere ve kurumlara sahip çıkmazsa, dört-beş isteklinin çabaları köklü ve ağır basıcı bir netice verebilir mi? Siyasi hizmet mevkinde ve kudretinde olanlar, başta eğitim bakanları, kapısının önünden geçerken başlarını bile o tarafa çevirmezlerse; zenginler, kendileri için bir gecede kazanıp kaybettikleri kumar parası kadarını olsun bağışlayıp mali veya para yardımında bulunmayı hatırlarından bile geçirmeyecek olurlarsa, bundan daha fazla ne beklenebilir?
Eğer Atatürk’ün vakfı olmasaydı, şüphe etmeyiniz, şimdi Dil Kurumu diye bir şey yoktu. Onun maddi ve manevi desteği Atatürk’tür. Zaten, hangi şeyimizin öyle değil ki!.. İktidar,  ondan uzaklaştıkça, onun var ettiği kurumlar ve devrimler de hayattan uzaklaştılar.” 6

Yorum yapmadan, dile ilişkin bu bölümü, Hasan-Ali Yücel’in şu soru tümcesiyle kapatmak istiyorum: “Türk devriminin özü şudur: Türkçe düşünmek, Türkçe söyleyip Türkçe yazmak!... Yoksa bu da mı ağrımıza gidiyor?”7

Çeviri Çalışmaları

Hasan-Ali Yücel, klasiklerin çevirisini, Türk okurlarına şöyle sunuyor: “Hümanizm ruhunun ilk anlayış ve duyuş aşaması, insan varlığının en somut biçimde anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesiyle başlar.”

İlk sayısı, 19 Mayıs 1945 tarihinde yayın yaşamına giren Tercüme Dergisi’nin önsözünde ise, Yücel, şu düşüncelerini dile getiriyor: “Özel girişimlerin yapamadığı çeviri işini devletin ele alması zorunlu olmuştur. Çevirinin mekanik bir aktarma işi olmadığı bilinmelidir. Bir yapıtı anadilimize çevrilmiş saymak için, çevirdiğimiz yazarın yetiştiği toplumun ruhuna nüfuz etmemiz gerekir. Böyle olursa, o toplumdan aldığımız kavramlarla kendi toplumumuzun düşünce hazinesini zenginleştirebiliriz. Bu disiplinli düşünce çalışmalarıyla, anadilimiz yepyeni gelişme olanakları kazanacaktır.”8

Çeviri atlımıyla Hasan-Ali Yücel, üç temel olguyu hedefliyor: 1. Türkçenin glişmesi ve yeni anlatım olanaklarına kavuşması; 2. Çok yoksul olan ulusal kitaplığın varsıllaşması ve çağdaş dünyanın vardığı duygu ve düşünce aşamasına ulaşılması; 3. Hümanizma ruhunun aşılanması ve Aydınlanmaya giden yolun önündeki engellerin kaldırılması. Can Yücel şöyle değerlendiriyor bu olguyu: “ Hasan-Ali garplılaşmanın başını çekiyordu. Batılılaşma bir hümanizma hareketiydi. Etrafına topladığı kadrolarla Tercüme Hareketini başlatması bunun başlıca delilidir.
Ama Hasan-Ali aynı zamanda Osmanlı eğitimini de görmüş bir aydın olarak Şark’ın değerlerini de biliyordu. Tercüme işinde Şark’a önem vermesi, edebiyatta Şark’ın önemini kavraması bunun başlıca delilidir.”9

Kimler var Hasn-Ali’nin etrafındaki çeviri kadronun içinde? Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Melahat Özgü, hatta dolaylı olarak Nazım Hikmet, Zeki Baştımar ve Hasan-Ali Yücel’in kendisi, çünkü, Bakanlık’taki işlerini bitirir bitirmez, akşam saat kaç olursa olsun, arkadaşlarını imecesine katılıyor, gece geç saatlere kadar yapılan çeviriler üzerinde tartışıyor ya da yeni kitapların çevirisi gündeme alınıyordu.

Neler çevrildi onun bakanlığı döneminde? Ders kitaplarından ve ansiklopedilerden çevirileri saymazsak eğer, 1941-1946 yılları arasında yapılıp yayımlanan çeviri yapıtlarının dökümü şöyle: 1940’ta 10, 1941’de 13, 1942’de 28, 1943’te 71, 1944’de 105, 1945’de 129, 1946’da 165. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra ise, bu sayılar şöyle evriliyor: 1947’de 58, 1948’de 52, 1949’da 73, 1950’de 41, 1951’de 27, 1952’de 28, 1953’te 21, 1954’te 29, 1955’te 38, 1956’da 20, 1957’de 15... 1967’de, üyelerinin istifaları sonucunda kapanan Tercüme Bürosu’nun çevirdiği yapıtların toplamı  bini aşmaktadır.

Bu çevirilerden Hasan-Ali Yücel döneminde yapılanların ülkelere ya da dillere göre dağılımı da şöyle belirlenmiş: Babil Klasiklerinden 1, Hint Klasiklerinden 1, Çin Klasiklerinden 4, İslam Klasiklerinden 19, Eski Türkçe Metinler Klasiklerinden 1, Yunan Klasiklerinden 62, Latin Klasiklerinden 18, Alman Klasiklerinden 53, Amerikan Klasiklerinden 10, Fransız Klasiklerinden 171, İngiliz Klasiklerinden 56, İskandinav Klasiklerinden 6, İtalyan Klasiklerinden 12, Macar Klasiklerinden 13, Rus Klasiklerinden 63, Okul Klasiklerinden 6 ve diğerleri...10
Burada amaç; Doğu, Batı, Güney ve Kuzey’de, dünya yazınına ve düşünce yaşamına katkıda bulunan bütün yapıtları Türkçeye kazandırmak, bir çeviri kitapları kitaplığı ve üniversitesi oluşturmaktır. Yücel’in anlatımıyla,” Bu külliyat, müstakil ve muhtar bir üniversitedir. Ciddi olarak kendini oraya kaydettirenler, İstanbul ve Ankara Edebiyat Fakültelerinin verdiğinden daha hafif bir irfan yüküyle mezun olmazlar.”11  (Bir de, hiç kitap okumadan okullarını bitiren günümüz Edebiyat Fakülteleri öğrencileriyle karşılaştırılınca, nereden nereye geldiğimiz daha iyi anlaşılacaktır sanırım..).

Sonuç Yerine

Birbirini tamamlayan, dil ve çeviri çalışmaları, Batı toplumlarında olduğu gibi bizde de, salt ulus devlet olma, aydınlanma ve çağdaşlaşmaya yönelmenin başat belirleyenleri değil, aynı zamanda, kendini tanımanın, kimlik bulmanın da kaynaklarıdır. Çünkü, yukarıda da söylenmek istendiği gibi, dugu ve düşünce dünyamız, ancak böyle gelişecek, buradan yola çıkarak, yeni ürünler vermemiz ancak böyle olası olacaktır.

Bir zamanlar, “dil ve çeviri çalışmalarının cenneti” sayılan, birçok ülkeye örnek gösterilen ülkemiz; ne yazık ki, Atatürk’ün ölümü ve Atatürkçü Cumhuriyet kuşaklarının etkin görevlerden ayrılması ya da uzaklaştırılmasıyla geriye düşmüş, Amerikan yandaşı askeri darbelerle iyiden kan kaybetmeye başlamış, sözcükler ve kitaplar yasaklanmış, Atatürk’ün kalıtı olan Türk Dil Kurumu kapatılmış, giderek karşı devrim saldırılarıyla yaşadığımız ilkellikler bir tür öç alma ilkelliğine dönüşmüştür. Türkiye, tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte, yeni bir ortaçağ karanlığına sürüklenmek istenmektedir. Siyasetin, sokakların, gazetelerin, televizyonların, cep telefonlarının, “inter-kafelerin”, hatta çok tanınmış bazı yazarlarımızın diline ve söylediklerine bakınca, küçük dilimizi yutuyoruz.
Unutmamak gerekir ki, dil kendiliğinden gelişmez ya da ölmez. Onu geliştirenleri ve güzelleştirenleri konuşucuları olduğu gibi, öldürenleri, yokedenleri de konuşucularıdır. Türkçenin ve ulusumuzun aydınlığa çıkabilmesi, Atatürk’le başlayıp Hasan-Ali Yücellerle sürdürülen Aydınlama Devriminin yokoplup gitmemesi için, her şeyden önce,  belli  bir dil duyarlılığına ve ulus bilincine  gereksinmemiz vardır. Küreselleşmecilerin ve Yeni-osmanlıcıların böyle bir kaygısı olmadığına göre, Bağımsızlık Savaşı günlerinde olduğu gibi, yine iş gerçek yurtseverlere ve ilericilere düşmektedir. Hasan-Ali Yücel’in yaklaşımıyla söylersek, Türkçenin özgürlüğü ve bağımızlığı, bizim özgürlüğümüz ve bağımsızlığımızdır. Onun tutsaklığı, bizim de tutsaklığımız olacaktır.


Notlar:
*26.02. 2011 tarihinde, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nda yapılan konuşmanın metnidir.
dünya klasiklerinden çeviriler izlencesinin öncüsü, UNESCO kuruluş sözleşmesini
imzalayan eğitim bakanlarından biri olduğu ve  bu örgütün Türkiye Milli Komisyonu’nun
kurulmasına olanak sağladığı » için, doğumunun yüzüncü yılı olan 1997’yi, UNESCO,
tüm dünyada « Hasan-Ali Yücel Yılı » olarak duyurur. Böylece, ölümünden yıllar sonra da olsa, yaptıklarının değeri anlaşılır, Hasan-Ali Yücel adı üstündeki gizli yasaklama kalkar, birçok kurum ve kuruluş onu anma etkinlikleri düzenler, adı fakültelere, araştırma merkezlerine, cadde ve sokaklara verilmeye başlar…

Alıntılar:

  1. Yücel, Hasan-Ali, “Hürriyet gene Hürriyet”, Der: Canan Yücel Eronat, TC Kültür Bakanlığı Yay. Cilt I, II, III, Ankara, 1998.
  2. Özakman, Turgut, “Hasan-Ali Yücel’i Anarken”, in Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze Dil Kültür Eğitim, Gazi Üniversitesi Yay. No:8, Ankara, 2007, s. 390.
  3. Yücel, Hasan-Ali, a.y.g., Cilt I, s. XIII.
  4. Özaman, Turgut, a.y.g., s. 393.
  5. Yücel, Hasan-Ali, “TBMM Konuşmaları ve İlgili Görüşmeler” Der: Canan Yücel Eronat, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yay: 87, I. Cilt, Ankara, 1999, s.  291.
  6. Yücel, Hasan-Ali, a.y.g., Cilt II, s. 891.
  7. a.y.g. s. 510.
  8. Kaynardağ, Arslan, “Yücel Dönemi Devlet Yayınlarında Felsefe Çevirileri”, in “Hasan-Ali Yücel Anma Kitabı”, YTÜ Yay. İstanbul, 1997, s. 6.
  9. Yücel, Can, “Hasan-Ali Yücel”, a.y.g. s. XV.
  10. Yeni Toplum Dergisi, “Kuruluşunun 36. Yılında Köy Enstitüleri”, Nisan 1976, s. 92.
  11. Yücel, Hasan-Ali, a.y.g., Cilt II, s. 713.



2 yorum:

  1. Değerli site yöneticisi çalışmalarınızda başarılar dileriz, hurda alımı sitemizden gerekli olan bilgileri edinebilirsiniz

    YanıtlaSil
  2. Teşekürler, Çok güzel paylaşımlarınız var. Blogtaki yazılarınızı izliyorum. kurusıkı silah modelleri diye bir sitem var yazılarınızı burdada paylaşmak isterim.

    YanıtlaSil