16 Haziran 2012 Cumartesi

TÜRKÇENİN MÜZİĞİNE İLİŞKİN SAPTAMALAR




  TÜRKÇENİN MÜZİĞİNE İLİŞKİN BAZI SAPTAMALAR

                                        Ali Z. Demir

     Ünlüleri çok olan dillerden biri Türkçe. “Vokalik” bir dil diyor Fransızlar buna. Ünlü-ünsüz uyumları daha müziksel bir tını katıyor ona. Böyle olunca da, salt Türkçe sözcüklerden oluşan bir metnin, bir şiirin sesletimi; vurgusu ve ezgisiyle kulağa çok hoş geliyor. Biz, sürekli duyduğumuz, kanıksadığımız için bunun ayırtına varamıyoruz belki. Sözünü ettiğim, Türkçe sözcüklerden oluşan bir metnin sesletimi ya da konuşucunun söyledikleri. Ancak, aynı dil, başka dillerden ödünçlenen sözcük ve tamlamalarla tam bir “çorba” dile, bir tür “kakafoniye” de dönüşebiliyor. Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce, Latince, Yunanca gibi dillerden alınan sözcüklerle örülü bir Türkçenin ne güzelliği kalıyor ne uyumu ne de müzikliği.
      Türkçenin, kendi içindeki tutarlılığı bir yana, oldukça da “tutucu” bir dil olduğunu söylemek de olası. Farsçanın, Arapçanın, Fransızcanın, 1950’lerden sonra da İngilizcenin kuşatmalarına, birtakım yöneticilerin ve okumuşların tüm değerbilmezliklerine karşın, halkın ve bilinçli aydınların çabalarıyla ayakta kalması, varlığını sürdürmesi, bir ulus dili olma niteliğini koruması, biraz da buna bağlı olsa gerek. Konuya ilişkin birkaç gözlemimi paylaşmak istiyorum.
     1981-1985 yılları arasında, Fransa’nın Nancy II Üniversitesi’nde, “Uygulamalı Dilbilim” alanında doktora çalışması yapıyorum. Doktora hazırlık derslerinden biri de “Uygulamalı Sesbilim”. Dersin sorumlusu ve sesbilim işliği  müdürü Profesör Ferdinand Carton, İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünden değerli öğretim üyesi Berke Vardar’la tanışıyor. Türkçeye ilişkin okuduğu ya da duyduğu bazı kuramsal bilgiler kendisini doyurmamış olacak ki, ilerlemiş yaşına karşın, bu alanda doktora çalışması yapacak bir Türk öğrenci arıyor. Lisans ve yüksek lisans derslerinde, dönüp dolaşıp Türkçeden, Türkçenin sesçil yapısından, ünlü-ünsüz uyumlarından örnekler veriyor. Verdiği örneklerin doğru ya da yanlış olup olmadıklarını da bana soruyor. Alanın uzmanı olmadığım için; onay verdiklerimden, söylediklerimden kuşkulanmaya, dahası utanmaya başlıyorum. Fransızca öğretmeniyim, Fransızcanın birtakım dilbilimsel özelliklerini biliyorum da, Türkçeye ilişkin bilgilerim çok sınırlı. Nasıl olsa anadilim, edinip gitmişim farkında olmadan. Türkçe Dilbilgisi derslerinde de dilin kullanımından, işleyişinden çok, ezbere dayalı dil bilgileri verilmiş hep. Bir öğrenci, kendi dilinin sınavında kopya çeker mi hiç?…
     Bir gün,M. Carton, ders sonrasında çalışma odasına çağırıp, üç ay sonra vereceğim seminerin konusunun “Türkçenin Ses Yapısı” olacağını; Nancy Üniversitesinde yeterli kaynak bulamazsam, Strasbourg ve Paris Üniversiteleri ile Ulusal Kütüphanede yapacağım araştırmalarla ilgili her türlü giderlerin üniversite tarafından karşılanacağını, seminere öğrencilerin dışında öğretim üyelerinin ve yardımcılarının da katılacağını, konunun birçok araştırmacıyı ilgilendirdiğini söylüyor. Türkçenin sesbilgisi konusunda doktora çalışması yapmadığım için de biraz kırgın davranıyor sanki. Paçalarım tutuşuyor elbette. Her şey bir yana, anadilime ilişkin söyleyeceklerimin doğru ve doyurucu olması gerekiyor becerebildiğimce. Sırada başka dersler, başka seminerler, bir de hazırlık tezinin yazımı tasarısı var. Okudukça yeni okumalar, araştırdıkça yeni araştırmalar birbirini kovalıyor. Uykularım kaçıyor iyiden. Pişman oluyorum ya da ediliyorum bu konuyu tez konusu olarak seçmediğime…
     Kış dinlencesinden yararlanarak Paris’e gidiyorum. Louis Bazin ve Alfred Morer’in “Türkçe Dilbilgisi” kitaplarını, Doğu Dilleri ve Ekinleri Ulusal Enstitüsü’ndeki (INALCO) makaleleri inceliyorum elimden geldiğince, zamanım elverdiğince. Söz konusu yapıtlardaki yaklaşımların, kuralların ya da örneklemelerin yarı Türkçe, yarı Osmanlıca olduklarını, bu tür örnekler ve çıkarımlarla sağlıklı bir Türkçe sesbilim, sesbilgisi, dilbilim, dilbilgisi, vb. çalışmalarının yapılamayacağı sonucuna varıyorum kendimce. Türkiye’den getirttiğim Doğan Aksan, Ömer Demircan ve Nevi Selen’in kitapları daha doyurucu geliyor diğerleri yanında.  
     Paris dönüşü, Nancy Üniversitesinin elektronik kayıt ve çözümleme araçlarıyla donatılmış sesbilim işliğinde, Türkçenin ses yapısına ilişkin birtakım deneysel çalışmalar yapıyoruz M. Carton’un yardımcısı Philippe Deschamps’la. Örneğin; biri salt Türkçe sözcüklerden, diğeri ise Osmanlıca sözcükler ağırlıklı iki metin hazırlıyorum sesbilim çözümlemelerini yapmak için.  Ben, önümüzdeki sesalıcısına metinleri okurken, Philppe de, karşımızdaki bilgisayarın ekranında seslerin dalga boylarını ve genişliklerini izliyor, yazıcıdan aldığı çıktıları inceliyor. Türkçe bilmediği halde, kısa süre içinde, hangi sözcüklerin Türkçe, hangilerinin “yabancı” olduklarını sezinlemeye, ekrandaki dalga boylarına bakarak tepki vermeye başlıyor. Sonuçlar, nerdeyse birbirini olumsuzlayacak denli ilginç çıkıyor. Çok kaba bir benzetmeyle, Türkçe sözcüklerden oluşan metindeki seslerin bilgisayardaki görüntüleri sağlıklı bir bireyin yürek grafiklerinin görüntülerini andırırken, Osmanlıca metnin çözümü de, daha çok, yürek çarpıntısı geçirmekte olan bir hastanınkini imliyordu.
     Konuşmamı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile öğretmenim Tahsin Saraç’tan aldığım iki Türkçe şiir ve Nedim’den aldığım bir Osmanlıca şiirle bitiriyorum. Seminere katılanlar, neyin Türkçe, neyin Türkçe olmadığını anlamakta zorluk çekmiyorlar kuşkusuz. Seminer sonunda, M. Carton, kendi saptamalarını yaparken, Türkçenin, (Öz Türkçenin) yapısıyla, sesletimiyle, ünlü-ünsüz uyumuyla, vurgusu, ezgisiyle ne denli ilginç, ne denli “müzikal” bir dil olduğunu, bu çerçevede yapılacak çalışmalardan, dilbilim adına çok önemli sonuçlar ve uygulamalar elde edilebileceğini vurguluyor. Doktora tez konusu arayışında olan Nebahat Açıktan’la tanıştırıyorum kendisini.

     Öğrenciliğim ve öğretmenliğim sırasında, Fransızcanın çok güzel, çok “melodik” bir dil olduğunu sıklıkla duyardık da, kimse Türkçe için aynı şeyleri söylemezdi nedense. Daha sonraki yıllarda, birtakım yurtdışı deneyimlerimde, Türkçe gündeme geldiğinde, Türkçe bir şiir, bir türkü söylendiğinde, benzer şeyleri yabancılardan, özellikle de Fransızlardan duymak çok hoşuma giderdi. Ne söylediğini anlamasalar da, Ruhi Su’nun  sesini duymaktan, Genco Erkal’ın ağzından Nazım Hikmet ve diğer ozanlarımızın şiirlerin Türkçe dinlemekten büyük tat aldıklarına tanık oldum. Salt bu nedenlerle Türkçe öğrenmek isteyenlerle karşılaştım. Sabahattin Eyuboğlu’nun “ Şiirle Fransızca” denemesinden yararlanarak, bir tür “Şiirle Türkçe” yaklaşımı yolunu izleyerek. Zaman zaman tökezlesem de, mutluluk duydum hep Türkçeyi yabancılara öğretmekten. Daha da önemlisi, Türkçeyi daha çok sevmeme, dilimi daha özenli kullanmama, dil bilincimi pekiştirmeye kaynaklık etti bu uğraşılarım.    
     Bir dili güzel konuşmanın, güzel seslendirmenin ne denli önemli olduğunu başta öğretmenler ve öğrenciler olmak üzere, sesle iş yapan, toplum karşısında konuşan, belli bir dil bilinci olan herkes çok iyi bilir kuşkusuz. Ancak, ne yazık ki, bu bize erken yaşlarda, evde, okulda ve çevrede, gerektiği gibi öğretilmedi, öğretilmiyor. Hele hele, basın-yayın organları ve iletişim ağının bu denli geliştiği, yaygınlaştığı iletişim çağında, başta televizyonlar olmak üzere, bir çok yönden, tam bir bildirişim fırtınası altında olmamız; yalnız sözcük, kavram ve terim düzeyinde değil, aynı zamanda yanlış sesletim, vurgu ve tonlama düzeylerinde de, çarpık kullanımlara sürüklüyor toplumumuzu. Sokakların dilinden başlayarak, Türkçeyi dışlama sapkınlığı, televizyonlar, bilgisayarlar, cep telefonları, internet aracılığıyla evlerimize, odalarımıza dek giriyor; çocuğu, genci ve yaşlısıyla tüm toplumumuzu kuşatıyor. Her gün, televizyonları kullanan sorumluluk düzeyindeki siyasetçiler, konuşucular ve sunucuların, küreselleşmenin bu “bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” anlayışsına “dur” demeleri gerekirken, dil kullanımı ve sesletiminde büyük bir aymazlık içindeler. Öyle ya, yaşam biçimi ve yönetim anlayışında Osmanlıya benzemek çabasında olanların, dil kullanımlarında da farklı bir tutum içinde olmaları beklenemez elbette. Cami imamlarının konuşmalarını andıran son hece vurgulu Türkçe ya da Amerikan-İngiliz  aksanlı dil kullanımlarıyla yatıp kalkıyoruz  her gün. anlatımlar.Üstelik, “ileri demokrasiyi” ağızlarından düşürmeyenler, istedikleri her şeyi, istedikleri gibi asıp, kesip, doğrayıp “millet adına” halka sunarken, dilimizin de kendi payına düşeni alması, gerçek bir karmaşanın içine sürüklenmesi kaçınılmaz görünmektedir. “Her şeyi ben bilirim. Dilim var konuşurum. İstediğim kelime ve tertipleri seçer, istediğim manaları yükler, istediğim yerlere millet adına nokta koyar; söve söve, döve döve de millete yuttururum. Kim karışabilir bana?...”.   
    
     Gerçekten de, cumhuriyetimizin ilk evrelerini, Atatürk’ün ve onun izinde gidenlerin dil duyarlılıklarını bir yana bırakırsak, toplumun genelinde Türkçe-Osmanlıca, hatta Arapça-Fransızca-İngilizce-Arapça ikileminden, üçleminden ya da dörtleminden kurtulamadık bir türlü. Türkçeyi yadsırken, dışlarken, diğer dilleri göklere çıkardık, kutsadık nerdeyse. Aydınlanmanın A’sından haberi olmayanlar, Türkçe ezanla alay edip, Arapçayı Tanrı dili sayarken, bunun üzerinden siyaset yapmaktan utanmadılar ne yazık ki!...Şimdilerde de, becerebilirlerse eğer, yeni eğitim-öğretim izlenceleriyle iyiden Arapçalaştırmak istiyorlar dilimizi, dinimizi, bilincimizi ve toplumumuzu. Tarih hiç yaşanmadı sanki!...

     Ülkemizin birliği, dirliği ve esenliği için dilimizi önemsememiz, kendimizle ve toplumumuzla barışık olabilmek için ona sıkı sıkıya sarılmamız, yücelmek için öncelikle onu yüceltmemiz kaçınılmaz görünmektedir. Unutmamak gerekir ki, bir dil konuşucularının ağzında korunur, gelişir, güzelleşir ya da bozulur, güdük kalır, çirkinleşir ve ölüp gider. Dünden bugüne kalan en temel öğretilerden biri de bu olsa gerek…

          
    

    
    


29 Mayıs 2012 Salı

NAZIM HİKMET ET SA CONTRIBUTION A LA LITTERATURE TURQUE




          Centre Culturel Anatolie, le 11 avril 2011, Paris


Sa vie

Il est né en 1902, a Salonique et il est mort le 3 juin 1963 a Moscou.   Il est petit-fils d’un pacha ottoman qui compose des poemes avec la metrique classique du Divan. Nazım Hikmet écrit son premier poeme : « Le cri de la Patrie » en 1913. En 1914, L’Empire ottoman entre en guerre a coté de l’Allemagne et en sort vaicu. Nazım Hikmet commence l’Ecole navale en 1015 et la finit en 1919. La Révolution russe éclate en 1917. Le Premier poeme de Nazım est publié en 1918 dans la Revue « Yeni Mecmua » intitulé « Pleurent-ils aussi sous les cypres ? ». En 1919, sa mere et son père divorcent. L’Anatolie est aux mains des Alliées. Mustafa Kemal et ses amis débarquent a Samsun pour organiser la Guerre d’Indépendance contre les occupants étrangers et contre l’Empire ottoman . Les forces alliées occupent Istanbul le 16 mars 1920. Mustafa Kemal ouvre la Grande Assemblée nationale de la Nouvelle Turquie le 23 avril 1920 a Ankara. Mustafa Kemal demande d’aide de Lénin contre les occupants impérialistes. Le 18 octobre 1920, il crée un parti communiste turc qui sera fermé quelques mois plus tard. Le 31 octobre, Nazım et son proche ami Vala Nureddin quittent Istanbul pour venir joindre les Indépendantistes a Ankara. Pendant ce long voyage a pied dans la plupart que Nazım Hikmet connait la « réalité anatolienne » et les conditions de vie des paysans.(1). A la suite d’un court entretien avec Mustafa Kemal et Ali Fuat Cebesoy, pacha lui aussi, pruche collaborateur de Mustafa Kemal et oncle de Nazım, ils sont renvoyés a Bolu, une ville entre Ankara et Istanbul pour enseigner dans un lycée, car Vala est myope et Nazım a été exclu de l’Armée ottoman a cause de sa maladie. Ils y restent une année scolaire et partent, cette fois-ci, vers l’Union soviétique via la Mer noire et Batoumi en1921. C’est la qu’il voit le poeme de Maikovski écrit en russe et en vers libre sans le comprendre et lui aussi écrit son premier poeme en vers libre apres avoir vu la misere des paysans russes au cours de son voyage en train vers Moscou : « Les pupilles des affamés ». Nazım ve Nureddin entrent a l’Université communiste des peuples d’Orient (KUTV), octobre 1922. Apres la victoire de la Guerre d’Indépendance et la Proclamation de la République, Nazım retourne a Istanbul, en 1924. Il est déjà membre du Parti communiste turc clandestin, travaille pour une courte durée, au bureau d’Izmir du journal d’Aydınlık et une année plus tard, repart secretement pour l’URSS, a la suite de l’application de la loi de pacification contre les révoltes réactionnaires. Nazım est jugé, la premiere fois et condamné a quinze ans de prison pour distribuer de tracts, le premier mai de 1925. La peine de quinze ans de Nazım Hikmet est abrogée avec l’amnistie du 29 octobre 1926. Il publie son premier recueil de poemes en turc a Bakou en 1928 : « Chanson de ceux qui boivent le soleil ». Le 16 janvier 1928, les membres du Parti communiste en Turquie sont arretés  et Nazım est jugé et condamné a trois mois de prison par contumace. Il a été arrété a Hopa, a la frontiere géorgienne au moment ou il entrait clandestinement en Turquie. Il reste aux prison de Hopa, puis de Rize, puis  il est transféré a la prison d’Istanbul. Un nouvel alphabet a été adopté et adapté a la suite de l’alphabet latin, le 1e  novembre 1928. Nazım est libéré le 23 décembre 1928. Juin 1929, il commence a écrire des articles dans le journal « Resimli Ay » sous le titre de « Nous détruisons les idoles ». Des jeunes d’extreme-droite attaquent les locaux du journal, le 7 juillet 1929. Juin 1930, La firme américaine Columbia sort un disque des poemes de Nazım, lus par lui-meme, « Le Saule pleureur » et « Mer Caspienne ». Le disque est écouté dans beaucoup de cafés en Turquie. Le premier mai 1931, il est mis a garde a vue avec plusieurs personnes identifiées comme communistes. En 1931, Nazım est acquitté du proces ouvert par la cour pénale d’Istanbul contre ses poemes publiés. Le 10 juin, trois poemes traduits de Nazım sont publiés, pour la premiere fois en français, dans la revue Bifur a Paris. Janvier-février 1932, un article sur Nazım parait dans la revue The Bookman a New York. Le 18 mars 1933, Nazım est de nouveau a garde a vue pour délit de propagande communiste suite a la publication du livre « Le Télégramme est arrivé la nuit ». Le 31 mai, ilest interpellé pour avoir participé a la création d’un réseau communiste en vue de renverser le régime en place et est incarcéré a la prison de Bursa. Le 29 juillet, Nazım Hikmet est condamné a six mois de prison dans l’affaire de « Le Télégramme est arrivé la nuit ». La meme année, il est aussi condamné a douze mois d’emprisonnement  pour un autre poeme et a cinq ans de prison a l’issue du proces du Parti Communiste. Nazım est libéré, le 4 aout 1934, a la suite de l’amnistie générale pour le 10e anniversaire de la République. Trois poemes de Nazım sont publiés dans un manuel de « L’Histoire de la littérature contemporaine » pour classes de terminale préparé par Mustafa Nihat Özön en 1934 et en 1935, La Direction de la Presse et de L’Information de Turquie inclut quelques poemes de lui dans une anthologie publiée en français : « Les Ecrivains turcs d’aujour d’hui ». En 1936, la revue Commune publie quelques extraits de « Lettres a Taranta-Babu ». Le 1e juin 1936, la revue Orak-Çekiç annonce l’exclusion de Nazım Hikmet du Parti communiste turc. Il est arreté de nouveau a Istanbul pour propagande communiste au mois de décembre 1936 et libéré, un mois plus tard, sous caution. Le 21 juin, Nazım et ses amis sont acquittés au proces en cours pour propagande communiste. Le 17 janvier 1938, il s’est arrété, cette fois-ci, pour « incitation a la révolte des cadets » et il est transféré a la prison de d’Ankara. Il est jugé par des tribunaux différents et est condamné, au total, 28 années et 4 moi de prison. Et une longue vie de prison commence  a Ankara, puis a Istanbul, a Çankırı et a Bursa. Nazım écrit une lettre a Mustafa Kemal Atatürk, quelques mois avant sa mort, le 17 aout, pour demander sa libération. Nazım commence a rédiger « Epopée de la Guerre D’Indépendance » a la maison d’arret d’Istanbul en 1939. Il est transféré a la prison de Çankırı avec Kemal Tahir, jeune romancier, janvier 1940 et a la fın de la meme année a la prison de Bursa. C’est la qu’il commence a rédiger «Paysages Humains », le 17 juin 1941. Avec le mouvement de traduction des classiques du monde entier au Ministere de l’Education National sous la direction du ministre Hasan-Ali Yücel,  Nazım traduit en turc, le roman « Guerre et Paix » de Tolstoi, avec Zeki Paştımar. Un comité pour la libération de Nazım a éte créé a Paris, a l’initiative de l’Union des jeunes turcs progressistes, soutenu par plusieurs intellectuels français et autres y compris Jean-Paul Sartre, Pablo Picasso, Paul Robeson, Louis Aragon, Tristan Tzara, Charles Dobzynsky, etc. Tristan Tzara, responsable de ce comité, L’Association internationale des juristes a Bruxelles, des intellectuels turcs écrivent des lettres au président de la République et au président du Parlement, pour la libération de Nazım Hikmet (1949, 1950). Le 8 avril 1950, Nazım commence sa premiere greve de la faim a Bursa, le 9 avril, il est transféré a la prison d’Istanbul. IL suspend sa greve a cause de son état de santé et sur la demande des médecins et de ses amis. Il la reprend une deuxieme fois, le 2 mai 1950. Sa mere Celile Hanım lance une campagne de signature a Istanbul, le 9 mai. Les étudiants turcs publient un hebdomadaire intitulé Nazım Hikmet, le11 mai. Le 12 mai, les poetes du mouvement « Garip =Etrange » ; Orhan Veli, Melih Cevdet et Oktay Rifat entament une greve de faim en solidarité avec le poete. Le 19 mai, Nazım finit sa greve de la faim et le 15 juillet, il est libéré a la suite d’une amnistie générale accordée par le nouveau gouvernement d’un parti pro-américain (DP) qui est arrivé au pouvoir le 14 mai 1950. Nazım retrouve donc sa liberté apres un séjour ininterrompu en prison de 12 années, 5 mois et 28 jours. (Au total :14 années, 6 mois et 27 jours) . Le 22 novembre 1950, Nazım (absent) partage le Prix international de la Paix avec  Picasso, Pablo Neruda, Paul Robeson et Wanda Jakubowska. Le 8 juin 1951,  Il est appelé a l’Armée a l’age de 49 ans pour qu’il fasse son service militaire alors qu’il soit malade et qu’il soit diplomé d’une école militaire. Le 17 juin 1951, Nazım, laissant sa femme Münevver et son fils Mehmet qui vient de naitre, quitte clandestinement la Turquie « en compagnie d’un camarade » (Refik Erduran), en boat d’abord, puis dans un bateau roumain dans la Mer Noire, et il arrive a Moscou via Bucarest, le 29 juin 1951. Le 25 juillet 1951, Nazım est déchu de sa citoyenneté turque par la décision du Conseil des ministres. Dans les années suivantes Nazım Hikmet voyage beaucoup dans le monde et participe aux festivals : Aout 1951, Festival mondial de la jeunesse a Berlin ; novembre 1951, au Congrés mondial de la Paix a Vienne ; juin 1952, au Conseil mondial de la Paix a Pékin ; janvier 1955, a la Réunion du comité de direction du Conseil mondial de la paix a Vienne ; aout 1955, a la Conférence mondiale de la Paix a Hiroshima ; mai 1958, premiere visite a Paris ; juillet 1958, au Congres mondial de la Paix a Stockholm ; mars 1960,  a une conférence a Beyrouth ; avril 1961, deuxieme visite a Paris ; mai 961, a Cuba, il transmet a Fidel Castro le prix décerné par le Conseil mondial de la Paix ; février 1962, au Congres des écrivains afro-asiatiques au Caire ; avril 1962, au congres du Parti communiste turc a Leipzig ; novembre-décembre, 1962, voyages a Milan, Rome, Florence, Paris, etc. avec Vera ; février 1963, au Congres des écrivains afro-asiatiques a Tanganyika ; 3 juin 1963, mort du poete chez lui, a Moscou et enterré au Cimetiere de Novodievitchi apres une cérémonie dans les locaux de l’Union des écrivains soviétiques. Nazım était toujours interdit en Turquie, dans sa propre langue entre 1938-1964. UNESCO a célébré le 100e anniversaire du poete au cours de la « Journée mondiale de la Poésie », le 21 mars 2002. Et le 15 janvier 2009, sa citoyenneté lui a été rendue  de façon posthume, par le Conseil des ministres « reconnaissant que les crimes dont on l’accusait alors n’étaient  plus considérés aujourd’hui comme tels ».(2)

Son œuvre et sa contribution a la littérature turque

Nazım Hikmet a quinze  recueils  de poemes, neuf pieces de théatre, six recueils d’articles dans les journaux et revues, cinq recueils de correspondances, trois romans, un recueil de contes, un recueil de fables, un recueil de communications, un recueil de contes traduits, un roman traduit (avec Zeki Baştımar).

Nazım est, pour beaucoup de littéraires et critiques, le plus grand écrivain turc du XXe  siecle. On peut dire que c’est lui qui est devenu un vrai pont entre la littérature ottomane dans sa langue incompréhensible par le peuple et la littérature moderne de la Jeune République en langue turque qui s’approche de nouvelles couches sociales et de leurs problemes dans tout le pays. C’est lui qui  utilisé plus de 40.000 mots dans ses œuvres. C’est lui qui a influencé presque tous écrivains de gauche et de droite. C’est lui qui a réussi, la premiere fois, le vers libre dans la poésie turque. C’est lui qui le plus traduit a l’étranger. C’est lui qui a réconcilié le mieux le verbe et l’action pendant toute a vie :

«Moi un homme
  Moi Nazım Hikmet,
               peote communiste turc moi
Ferveur des pieds a la tete
              des pieds a la tete combat
La nostalgie et l’espoir moi »

Malgré une vie douloureuse, il garde toujours son amour, son espoir, son optimisme, sa joie et sa force de vie et de combat pour un monde meilleur :

« Je suis dan la clarté qui s’avance
Mes mains sont toutes pleines de désirs, le monde est beau.

Mes yeux ne se lassent pas de voir les arbres,
Les arbres si pleins d’espoir, les arbres si verts.

Un sentier ensoleillé s’en va a travers les muriers
Je suis a la fenetre de l’infirmerie.

Je  ne sens pas l’odeur des médicaments,
Les œillets ont du s’ouvrir quelque part.

Etre captif, la n’est pas la question,
Il s’agit de ne pas se rendre, voila. »(3)

Pour lui, l’amour, la pensée et l’action sont inséparables :

« …
   Je suis parmi les hommes, j’aime les hommes / J’aime l’action /  J’aime la pensée / J’aime mon combat / Tu es un etre humain dans mon combat / Je t’aime. »(4)

Ou encore :

« On nous a eus. / Nous sommes en prison, / Moi dans les murs, / Toi dehors. / Mais qu’importe ce qui nous arrive. / Ce qui est pire, / C’est de porter en soi la prison. Conscients ou inconscient, / Tant d’hommes en sont la, / Tant d’hommes honnetes et laborieux et bons / Qu’on pourrait aimer comme je t’aime. »(5)

Nazım  passe, la derniere fois (1938-1950), plus de 12 ans de prison suite a un complot d’incitation de l’Armée a la révolte contre le gouvernement, il souffre beaucoup , mais il  continue toujours a créer, a travailler, a transformer la prison en une école de la littérature et de beaux arts. Il lit, il écrit, il traduit, il corresponde avec ses amis, avec sa femme Piraye, une vraie intellectuelle, avec des jeunes écrivains en prison comme lui ou a l’extérieur, il donne des cours de français, des cours de l’écriture, des cours du turc, des cours de peinture, meme a des illettrés comme Ibrahim Balaban qui est devenu un peintre  connu en Turquie. Les grands romanciers, nouvellistes ou poetes comme Kemal Tahir, Orhan Kémal, Sabahattin Ali, sont instruits, guidés en prison par Nazım Hikmet ou encore orientés. Il a également des contacts directs ou indirect avec Adalet Cimcoz, Vala Nureddin, Mehmet Fuat, Abidin Dino, Kemal Sülker, A Kadir, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet, Bedri Rahmi Eyuboğlu, etc..Il n’a pas peur de la mort, mais il a le regret d’un chant inachevé. Dans une lettre écrite, a sa femme Piraye, il dit ceci :

« Ma seule au monde,
tu me dis dans ta derniere lettre :
« Ma tete éclate, mon cœur défaille,
S’ils te pendent
                 si je te perds
                             j’en mourrai ».
Tu vivras, ma femme,
Mon souvenir comme une fumée noire
se dispersera dans le vent.
Tu vivras, sœur aux cheveux roux de mon cœur
Les morts n’occupent pas plus d’un ans
les gens du vingtieme siecle.

Mais
rassure-toi, ma bien-aimée, si la main noire et velue d’un pauvre tzigane
finit par me mettre la corde au cou
ils regarderont en vain
                   dans les yeux bleus de Nazım
                              pour y voir la peur.
Dans la crépuscule de mon dernier matin
je verrai mes amis et toi
Et je n’emporterai sous la terre
Que le regret d’un chant inachevé.

Femme mienne
Mon abeille au cœur d’or
Mon abeille aux yeux plus doux que le miel
Pourquoi ai-je écrit qu’on me demande ma mort ?
Le proces ne fait que commencer
On n’arrache tout de meme pas la tete d’un homme
comme on arrache un navet.
Allons ne t’en fais pas
Ce ne sont que des possibilités lointaines.
Si tu as de l’argent
Achete- moi un caleçon de laine
J’ai encore la sciatique dans ma jambe
Et n’oublie pas que la femme d’un prisonnier
Ne doit pas avoir de noires pensées. »(6)

La poésie de Nazım Hikmet est une révolution dans la littérature turque, pas seulement du point de vue de contenu, de style et de forme, mais aussi du point de vue de la langue et de son indépendance vis-a-vis de l’arabe, du persan et d’autres langues étrangeres. Il a toujours soutenu les réformes kémalistes et a beaucoup contribué, au développement de la langue et de littérature. A la suite de la Réforme linguistique en 1928 et en 1932, il disait cela dans l’un de ses articles parus au journal « Akşam », le 12 novembre 1934 : « Le turc est au point tournant. Il le dépassera tot ou tard. La purification de notre langue, comme de l’eau ensoleillée coulera en traversant tous le obstacles.
L’eau est  mousseuse, impure dans les lieux tournants … Elle y est agitée…(…)
Notre langue supprimera, d’abord, la différence entre la langue parlée et la langue écrite, et puis, nous allons purifier  et éclairer les deux.
Moi, je n’ai pas peur  des mots nouveaux. Un maçon habile peut les utiliser dans cette nouvelle construction comme il faut. Ce qui est important, c’est d’etre habile…
La langue marche… On ne peut pas se résister devant celle qui marche… ».(7)

Nazım, quelles soient les conditions ou il est, croit toujours a la « grande humanité », « au lendemain plus heureux et essaye d’infliger cette croyance au cœur des gens. »(8) La vie est belle et le monde suffit a tout le monde :
………………………………………………………………………
« Pense Taranta-Babu :
Le cœur
              la tete
                          et le bras de l’homme
fouillant les enrailles de la terre
ont créé de tels dieux aux yeux de feu
Qu’ils peuvent écraser la terre d’un coup de poing.
L’arbre qui donne des grenades une fois par an
peut en donner mille fois plus.
Si grand, si beau est notre monde
et si vaste, si vaste les bords des mers
que nous pouvons tous chaque nuit
nous allongeant cote a cote sur les sables d’or
chanter les eaux étoilées.
Que c’est beau de vivre, Taranta Babu
Que c’est beau de vivre
comprenant le monde comme un livre
le sentant comme un chant d’amour
s’étonnant comme un enfant
                                              VIVRE…
Vivre un a un
                    et tous ensemble
comme on tisse une étoffe de soie
Vivre comme on chante en chœur
                           un hymne a la joie
Vivre…
Et pourtant quelle drole d’affaire, Taranta Babu
Quelle drole d’histoire
Que cette chose incroyablement belle
que cette chose indiciblement joyeuse
soit tellement dure aujourd’hui
tellement étroite
tellement sanglante
tellement dégoutante… »(9)

Nazım est toujours a coté de la jeunesse et meme s’il y en a une jeunesse aux « chemises noires », il croit beaucoup en eux. Dans le dernier livre publié au mois de janvier 2011 a partir de ses derniers poemes des années 1958-1961, lus par lui-meme sur cassette chez son ami Bedri Rahmi Eyuboğlu, peintre et poete connu qui qui se trouvait a l’époque a Paris, et gardé par son fils Mehmet Eyuboğlu et sa belle-fille Huguette pendant 50 ans, le poete dit ceci : « En réalité, il y a partout une jeunesse formidable. C’est cette jeunesse qui a fait la révolution a Cuba, en Corée, en Turquie, c’est cette jeunesse qui a combattu...Hier, j’ai vu, ici, sur la place de Saint-Michel, la meme jeunesse qui a manifesté avec une grande attention et une grande dignité, malgré toute sorte d’interdictions. Je suis fier de voir cette jeunesse dans le monde entier. Et puis, je me sens aussi tres jeune, je suis avec eux, les problemes qui le préoccupent, sont également les miens ; tout ce qui les inquiete, m’inquiete aussi ; je me sens donc plus proche d’eux que leur grand-peres. »(10)
Selon Öner Yağcı, romancier contemporain turc, dans son livre intitulé « Clarté de Nazım Hikmet », dit que « Nazım n’est pas seulement un créateur de la littérature, mais il est aussi un théoricien, un critique littéraire.(…) Il a beaucoup contribué a la langue et a la littérature turque.»(11)

On sait que Nazım a également influencé beaucoup d’autres poetes dans le monde : Un poete nationaliste, mais aussi internationaliste : Voila ce qu’il répondait Nazım Hikmet, dans une enquete  réalisé en 1958  a partir de la question : Qu’est-ce que l’avant-garde ? » : « Je me considere, quant a moi, non seulement l’héritier de la culture turque, mais aussi comme l’un des héritiers de toute la culture de l’humanité. Quand je parle de culture, je ne pense pas uniquement a la culture antique des Grecs ou de la Renaissance, mais a celle de l’Asie, de l’Afrique, de l’Amérique. En tant qu’occidental, je suis fier que la culture de l’Occident ait contribué au développement de la culture de mon pays, mais inversement, je suis fier que celle-ci et toute la culture de l’Orient aient enrichi le patrimoine humain, y compris celui de l’Occident. A mon sens, un homme est riche musicalement s’il est sensible a la fois a la musique allemande, chinoise et turque »(12)

Notes et références :

  1. Hikmet, Nazım, « Les Romantique », Traduction : Münevver Andaç, Les éditeurs  français réunis, Paris, 1964, p.63., « Je suis assis devant une table, a Batoum, a l’Hotel de France. Une table ovale, aux pieds dorés, pas les pieds seulement, mais la table toute entiere, avec des moulures, des creux, des bosses partout…Une table rococo… Ro-co-co…Ce voyage des rives de la Mer Noire a Ankara, et de la a Bolou, ce voyage a pied de trente-cinq jours, trente-cinq ans plutôt, et la bourgade ou j’ai fait l’instituteur huit mois durant, L’Anatolie, en un mot, que découvrit ce fils de pacha d’Istanbul, ce petit-fils de pacha pour etre plus exact, est maintenant sur la table rococo, a l’Hotel de France, a Batoum, étalée sur la table rococo comme un bout d’indienne sale, déchiré, taché de sang…Je la regarde, j’ai envie de pleurer… Je la regarde, et a nouveau, de colere, le sang me monte a la tete. Je la regarde, et nouveau, j’ai honte de la maison au bord de la mer. Et je me dis : décide-toi, mon garçon, décide toi…Ma décision est prise. Plutôt mourir que renoncer. Minute, mon gars, ne te dépeche pas tant. Posons ces questions sur cette table, a coté de l’Anatolie. Que peux-tu donner, que veux-tu donner ? Tout, tout… Ta liberté ? Oui ! Combien d’années peux-tu passer en prison pour cette cause ? Toute ma vie, s’il le faut… Oui, mais toi, tu aimes le femmes, la bonne chere, les bons vins, les beaux vetements. Tu meures d’envie de parcourir l’Europe, l’Asie, l’Afrique, l’Amérique. Si tu laisses la l’Anatolie, sur la table de rococo de Batoum, si tu passes de Tiflis a Kars, et de la a Ankara, en moins cinq ans, tu te retrouves député, ministre, et alors les femmes, la bonne chere, , les bons vins, l’art, l’univers… Non ! S’il le faut, je pourrai passer ma vie entiere en prion… Bon, mais si je suis communiste, je risque d’etre pendu, assassiné comme Moustafa Souphi et ses camarades, cette question, ne te l’es-tu pas posée, a Batoum ? Si…Je me suis demandé : As-tu peur d’etre tué ? Et j’ai répondu : Non…Aussitôt ? Sans réfléchir ? Non, tout d’abord, j’ai compris que j’avais peur, et puis que je n’avais pas peur.. Et je me suis demandé aussi si pour la cause, je pouvais me résigner a etre infirme, boiteux, sourd. A la tuberculose, a la cécité ? Aveugle ? Etre aveugle ?... Attends un peu, je n’avais jamais pensé que l’on pourrait aussi etre aveugle… Je me suis levé. J’ai fermé les yeux, tres fort. Je me suis baladé dans la piece… Dans les ténebres de mes yeux. A deux reprises, je me suis flanqué par terre, mais je n’ai pas ouvert les yeux… Et puis, je me suis arreté devant la table. J’ai ouvert les yeux. Oui, j’accepte, j’accepte d’etre aveugle… C’est enfantin, un peu comique meme… Mais c’est la vérité… Ce ne sont pas les livres, ce n’est pas la propagande, ce n’est pas ma situation sociale, qui m’ont amené la ou je suis… C’est l’Anatolie qui m’a amené… l’Anatolie que j’ai a peine aperçu, vaguement, d’un bout… C’est mon cœur, qui m’a amené la ou je suis… Et voila tout… ».
  2. Hikmet, Nazım, « Biographie et Poemes », Préparé par Erhan Turgut, Ed. Turquoise, Paris, 2002. / Yağcı, Öner, « Nazım Hikmet Aydınlığı », Ed. Berfin, Istanbul, 2003.
  3. Hikmet, Nazım, « Anthologie Poétique », Choix et Traduction : Hasan Güreh (Sabahattin Eyuboğlu), Ed. Les éditeurs français réunis, Paris, 1964, p. 110.
  4. Ibid. p. 97.
  5. 1bid. p. 98.
  6. Ibid. p. 90.
  7. Hikmet, Nazım, « Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil : Art, Littérature, Culture, Langue », Ed. Adam, Istanbul, 1991,  p. 51.
  8. Babayev, Ekber, « Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nazım Hikmet : La vie et l’œuvre de Nazım Hikmet », Ed. Cem, Istanbul, 1976, p. 154.
  9. Hikmet, Nazım, « Anthologie Poétique », ibid, p. 37
  10. Hikmet, Nazım, »La Grande Humanité », Ed. YKY, Istanbul, 2011, p. 94.
  11. Yağcı, Öner, « Nazım Hikmet Aydınlığı » Ed. Berfin, Istanbul, 2003, p. 157.
  12. « Nazım Hikmet » par Charles Dobzynski, Les Lettres Françaises, Paris, No :724, 29 mai-4 juin, 1958 in Nazım Hikmet, « Biographie et Poemes », Préparé par Erhan Turgut, Ed. Turquoise, Paris, 2002, p. 98.

KÖY ENSTİTÜLERİ’NE GİDEN YOL VE ÇAĞDAŞ EĞİTİM*



             
                                                                            Arifiye!
                                                                            Şoför durdu, Enstitü Mektebi, dedi
                                                                            Süleyman Edip bey müdürün adı
                                                                            Bir yol da burada duralım
                                                                            Ellerinde nasır, yüzlerinde nur
                                                                            Yarına umutla yürüyenlere
                                                                             Bir selam uçuralım

                                                                                                 Orhan Veli
                                                                                              (Destan Gibi 1946)

      Tüm ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de eğitim-öğretim-öğrenim sorunları, yönetimlerin temel uğraş alanlarının başında geliyor. Hele hele, büyük bir hızla değişen dünyamızda, çağı yakalamak, bilgi ve becerileriyle çağdaş insanı yetiştirmek, başka uluslarla yarışmak, daha da önemlisi ayakta kalabilmek, varlığını sürdürmek, bu süreci çok iyi değerlendirmekle olası. Dolayısıyla, yöneticilerin olay ve olgulara bakış açıları, bu konulara kafa yormayan büyük halk kitlelerinin bakış açılarından daha geniş, daha ulusal ve evrensel olmak zorunda. Cumhuriyeti kuranların, çağdaş dünyaya doğru büyük adımlarla yol almalarının gizi burada yatıyor olsa gerek.

      Mustafa Kemal Atatürk’ün öğrencilik döneminden başlayarak; yazın, dil, din, tarih, toplumbilim, ekonomi, hukuk, eğitim, hukuk, matematik, insan hakları ve yurttaşlık gibi çok geniş çerçevede okuduğu, önemli bulduğu düşüncelerin altını çizdiği; “önemli”, “çok önemli” gibi notlar düştüğü, arkadaşlarıyla üzerinde tartıştığı konular bunun en somut kanıtı sayılmaz mı?
      Kurtuluş Savaşı yıllarında, TBMM’de, Bakanlar Kurulu’nun görev ve yetkilerine ilişkin yasa önerisi gündeme geldiğinde yaptığı konuşmada, şöyle seslenmektedir milletvekili arkadaşlarına:
      … Efendiler, meşruti nazariyeyi bulan en eski filozofların nazariyeleri kurabilmek için çalıştıkları esasları tetkik ettim, bunlara nüfuz ettim. Jean-Jacques Rousseau’yu baştan nihayete okuyunuz. Ben okudum.”[1]

     Nasıl Batı Aydınlanması, Ortaçağ karanlığından Yeniden Doğuş (Rönesans) ve Yeniden Yapılanma (Reform) hareketleriyle yaşamın her alanına eleştirel usu egemen kılarak gerçekleşmişse, çok geç kalınmakla birlikte, başta Atatürk olmak üzere, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da bu yolu izlemişlerdir. 29 Ekim 1923’ten birkaç ay sonra, 3-4 Mart 1924’te çıkarılan “Devrim Yasaları”,
       * 21-04-2012 tarihinde, Mersin DKÖ’nin düzenlediği etkinlikte yaptığım konuşma.
     Prof. Dr. 19 Mayıs Üniversitesi (E) Öğretim Üyesi, pralidemir@gmail.com
   
   
    1924 Anayasası’nın onanması, dine dayalı mahkemelerin kaldırılması, Türk Medeni
    Yasası, Öğretim Birliği Yasasıyla eğitimin laikleştirilmesi, kız-erkek eşitliğinin       sağlanması, Türkçenin ses yapısına uymayan Arapça abeceden Latin temelli yeni
    Türk abecesine geçilmesiyle okur-yazarlık seferberliğinin başlatılması, Dil Devrimiyle halkın anlamadığı yabancı dillerin egemenliğinden kurtulma çabaları, Halkevleriyle Cumhuriyet düşüncesinin yerleşmesi yolunda sağlam temellerin atılması ve 1938’de Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Hasan Ali Yücel ve arkadaşlarının girişimiyle doruklaştırılmak istenen çok yönlü Aydınlanma Devrimi.
     
      İşte Köy Enstitüleri de bu devrimin önemli ayaklarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü, Hasan Ali Yücel döneminde başlatılan; basın-yayından eğitime, dilbilgisi çalışmalarından büyük çeviri imecesine, kırsal kesimdeki halk eğitimi kurslarından Köy Enstitülerine, coğrafya kurultayından beden eğitimi ve spor kurultayına, eski eserler ve müzeler danışma kurullarından güzel sanatlar alanında on yıllık yayın, Halkevleri, Devlet resim-heykel sergilerine, Devlet konservatuarına, dil ve terim çalışmalarından ders kitaplarının ve Anayasa’nın anlaşılır bir Türkçeyle yeniden yazımına, çok sayıda dergi ve kitap yayınından ansiklopedilerin çıkarılmasına, üniversite, fakülte ve yüksekokul açılışlarından çağdaş bir üniversite yasasına, yazım kılavuzundan alan sözlüklerine dek, İkinci Dünya Savaşı koşullarında, yaşamın her alanını kucaklayan aydınlanmacı girişimler, büyük ölçüde başarıya ulaştırılmış, daha sonra gelen yöneticiler tarafından birçoklarının köküne kibrit suyu dökülmek istenmişse de, etkileri günümüzde de yankılanmaktadır.

      Bugün Köy Enstitüleri, kuruluş yasasının çıkarılmasından 72 yıl sonra, ülkemizin dört bir yanında tartışılıyorsa eğer, bu etkinin ve yankılanmanın ne denli büyük olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Köy Enstitüleri’nde yaşam bulmuş öğretim-öğrenim-eğitim ilkeleri ve uygulamaları ülke sınırlarını da aşarak, dünyanın başka ülkelerine de esin kaynağı olmuş, Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından kalkınmakta olan ülkelere örnek alınması gereken kurumlar olarak önerilmiştir. 1997’de, Hasan Ali Yücel’in doğumunun yüzüncü yılında, dünya ölçüsünde anılmaya değer kişilikler arasında yer almasının temel nedenlerinden biri de, bu kurumları yaşama geçiren eğitim bakanı olmasıdır. Son otuz-kırk yıldan beri, eğitim-öğretimle ilgili araştırma yapan, daha bilimsel, daha çağdaş bir dizge arayışı içinde olan Avrupa Konseyi (AK), Avrupa Birliği (AB), UNESCO, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve diğer araştırma kurumlarının öne sürdükleri, üzerinde anlaştıkları temel ilkeler ve yaklaşımların, İkinci Dünya Savaşı koşullarında Türkiye’de yaşam bulan Köy Enstitüleri deneyimiyle, büyük ölçüde ortaya konduğunu görüyoruz.

      Sözünü ettiğim bu kurumların üzerinde anlaştıkları temel ilkeler aşağı yukarı şöyle sıralanmaktadır:
      Öğretim-öğrenim-eğitim süreçleri; öğrenci odaklı, öğrencinin gereksinimlerine uygun, işlevsel, demokratik, laik, katılımcı, olanak eşitliğine dayalı, yapmasını ve olmasını bilmeye  yönelik,  işbirlikçi ve dayanışmacı, öğrenmesini öğreten, sorgulayıcı, eleştirel, yaratıcı, bireyin aydınlanmasına, kişilik kazanmasına, kendi ayaklar üzerinde durmasına, güven duymasına ve mutluluğuna kaynaklık edecek biçimde dizgeleştirilmelidir… Bunlara başkalarını da eklemek olasıdır elbette.
    
      Bugün, başka ülkelere örnek olarak gösterilen Finlandiya’da, başarının kaynağında, 1970’li yıllardan beri  uygulanan eğitim-öğretim dizgesinin özünde; bireylerin genetik özelliklerine ve gereksinimlerine uygun etkin ve işlevsel kişilik eğitimi, demokratik katılımcılık ve yaratıcılık yatmaktadır.
     
      Köy Enstitüleri’ne  Giden Yol

      Bu kurumlar, 1923 Kurtuluş ve Kuruluş felsefesini, Aydınlanmacı Cumhuriyet Devrimi’ni gerçekleştirme yolunda, önemli görev ve sorumluluklar üstlenmiş kişilerin eseridir. Bu nedenlidir ki, Mustafa Kemal Atatürk, Kuruluş yıllarında, Genç Cumhuriyet’in eğitim-öğretiminin genel çerçevesini çizerken, Köy Enstitüleri’ne benzer bir okulu imliyor:
     Eğitim-öğretimde kullanılacak yöntem, bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı ya da uygar bir zevkten çok, maddi yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir aygıt durumuna getirmektir.” (1923)[2]
  
    Yine 1923’te yaptığı bir başka konuşmasında da şöyle diyor:
    “Ulusal eğitimin amacı yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, daha çok ülkeye ahlaklı, karakterli, cumhuriyetçi, devrimci, olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek yetenekte, dürüst, düşünme gücü yerinde, iradeli, yaşamda rastlayacağı engelleri aşma gücü olan, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de, öğretim programları ve sistemleri ona göre düzenlenmelidir.”[3]

     Atatürk’ün, 1924’te yaptığı şu saptaması da, günümüzde olup bitenlere somut gönderme gibi:
    “Efendiler, yeryüzünde üç yüz milyonu (bugün, bir milyar üç yüz milyon) aşan İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca eğitimiyle eğitim ve ahlak almaktadırlar. Ancak, ne yazık ki, olayın gerçeği şudur; bütün bu milyonlarca insan yığınları, şunun ya da bunun tutsaklık ve alçalma zincirleri altındadır. Aldıkları manevi eğitim ve ahlak, onlara bu tutsaklık zincirlerini kırabilecek insanlık erdemini verememiştir, veremiyor. Çünkü eğitim hedefleri ulusal değildir.”[4]

      Mustafa Kemal Atatürk’ü en iyi anlayan yakın silah arkadaşı ve aydınlanma yoldaşı İsmet İnönü, cumhurbaşkanı olduğu dönemde, 7-8-1944 tarihinde, Köy Enstitüleri Dergisi için şunları yazıyor, “İlköğretim Davamız” başlıklı yazısında:
     “Vatandaşlarım emin olsunlar ki, ilköğretim davası üç beş yıl sürecek saman alevi cinsinden heveslerle neticelenmez. Biz, seneler sürecek en kuvvetli irade ve sebatla meseleyi takip edecek kabiliyette adamlar olduğumuzun imtihanını milletimize karşı ilköğretim davasında göstereceğiz.
      Türk milleti ilköğretimde göz diktiği amaca vardıktan sonra, büsbütün başka kudrette bir varlık olacaktır. İstihsalimiz, yani kazancımız bu sayede çok artacak; memleket yüksek bir teknik kabiliyet edinecek; büyük milletimizin yaradılıştaki kabiliyetleri içinde insanlığın bütün iyi vasıfları engin değerler olacaktır. Çok kuvvetli, çok
      kıymetli bir millet olmanın çaresi, ilköğretimin tamamlanması ile elde edilmeğe başlanır.”[5]

     Keşke aynı İnönü, bir buçuk yıl sonra kurulan hükümette, Hasan Ali Yücel yerine Nazi hayranı Reşat Şemsettin Sirer’i Milli Eğitim Bakanı olarak atamasaydı da, Köy Enstitülerinin yıkılışına seyirci kalmasaydı…

     Adını andığım dergide, Hasan Ali Yücel ise, “Ülkümüzün Yolculuğu” başlıklı yazısında şu saptamayı yapıyor:
    “Cumhuriyet, laiklik ilkesiyle milletimizin ana meseleleri tabiat-üstü görüşten alıp tabiat-içi anlayışa getirerek cemiyet hayatımızda kesin, verimli bir değişme yaptı. Onun içindir ki, 1923 yılından önceki asırlar uzunluğunda bir hayat anlayışı tarihe karıştı ve göçtü; 1923 yılından bu tarafa yepyeni yaşayış filizlenmeye başladı. Bütün yenilikler köklü tedbirler, devlet ve millet kalkınmaları; hep bu kaynaktan fışkırdı, hep bu inkılapçı özden ilk hızını aldı. Bugün ne biliyorsak müspet bilgiden, ne istiyorsak deneyli teknikten öğreniyoruz. Bilimin ve tekniğin sustuğu yerden sonradır ki, fiziğin ötesine aşıyoruz. Ancak bu alan, tek insanla tek tanrının birleştiği yerdir. Tek için, kendi varlığında her türlü inanış ve anlayış, bu birleşmede tam serbesttir.
     Cumhuriyet, bu anlayışın önüne dikilen engelleri yıkmadıkça Türk milleti ilerleme yolunda hangi çareye başvurduysa, hemen her zaman ortalama tedbirlerle duraklayıp kaldı ve bir türlü başarı isteklerini gerçekleştiremedi. (…)
     (…) Bu yönetimin en köksel hareketi, son yılların öğretim savaşında toplanır. Bu hareket, basit bir okuma yazma işi değildir. Bu hareket, istatistiklerde bir rakam artması, bu hareket, günlük bir politika başarısı değil(…), benlikten sıyrılmak, ‘biz içinde ben olmak’ tır. Gerçek ahlak budur, milli ahlak budur. Çünkü ilk vazifemiz, benlikten sıyrılıp yaşamak ve bu duyguda milletimizi yaşatmaktır. Milleti sevmeden ne aileyi, ne insanlığı sevebiliriz.(…)
     Bütün bu düşünceler, bir ana fikirde toplanıyor; ne için yaşadığımızı bilmek. Fikirlerin en güçlüsü, başı ve sonu. İşte ülkü budur. Gerçek sevgi budur. İyi yaşayarak, yaşamımızın amacını iyi bilerek ve ona yaklaşmanın saadetini duyarak, kaderimizin bizi getireceği son ana, güler yüzle, gözümüz arkada kalmaksızın varmak…Hayatı, vazifenin bittiği anda bitirmek… Ne aldanmak, ne aldatmak, ne avunmak, ne avutmak. Gözü pek, yüreği yumuşak olmak. Doğruyu kuşun ötmesi gibi sıkıntısız söyleyebilmek. Tabiatın yok ettiği anda cemiyetteki varlığının en yükseğine varmak. İnanmayanları inandırmak. Küsmeden, kızmadan sapıkları yola getirmek; uyuyanları uyandırmak. İğrenmeden kirleri temizlemek. Büyükleri saymak, küçükleri sevmek.
    Her zaman içimden hecelediğim bu gerçek kuralları tekrar ederken yağız çehreli, kesik saçlı, sakalı bıyığı tıraşlı, temiz yüzlü, canlı, milletine inanan yeni bir neslin arasına katıldığımı duyuyorum. Bu aydın kalabalığın içinde yerim nerede olursa olsun, varacağı noktayı bilen bir yolcunun güvenli yürüyüşündeyim. Ayakları tutmaz olanlar
      çıksa bile, onlar bu kafileden ayrılmayacaklardır. Sağlarında ve sollarında
      yürüyenler, bu kötürümlerin koltuklarına girip büyük amaca doğru onları
      yürüteceklerdir.
     Millet için yaşamda biriz, ölmede beraberiz. Türk olmanın bahtiyarlığında kardeş,                    Türkü bahtiyar etmeye arkadaş ve ülküdaşız.”[6]

     İşte bu anlayışı yaşama geçiren, Köy Enstitülerinin taşında, toprağında, alın terinde en büyük emeği olan, Köy Enstitülülerin babası sayılan İsmail Hakkı Tonguç, bu uğraşısının düşünsel temellerini oluşturan “Eğitim Yolu İle Canlandırılacak Köy” adlı yapıtında, “eski okul-yeni okul” karşılaştırmasını şöyle yapıyor:
      Eskimiş okul demek türlü bakımlardan değerini kaybetmiş, öğrencilerine ve çevresine fayda sağlamayan hatta bazı yönlerden onlara yük olan veya zararı dokunan okul demektir. Eskiyerek değersizleşmiş, toplum için bir yük haline gelmiş okul, çocukları eğiteceği yerde soysuzlaştırdığı, onların sağlığı için zararlı olduğu için zararlı okuldur… Okulu eskitmek veya yenileştirmek için yapılan işlerin çoğu öğretmenle ilgilidir. Onun için her öğretmenin eski okulla yeni okul arasındaki farkı iyi bilmesi gerekir. Bunların bir kısmı şunlardır:
     1. Öğretmeni çok konuşan, öğrencileri hep dinleyen; öğretmeni emir veren,     öğrencileri    verilen emirlere boyun eğerek kendi kendine hareket edemeyen; öğretmeni   yönetmelik maddelerine esir olan; öğrencilerinde şahsi teşebbüs bulunmayan okul eski   okuldur.
2. Öğrencileri okuldan korkan, sınıf geçince veya okulu bitirince kitapları yırtıp atan; onlara serbest okuma zevki aşılamayan, önemli vatandaşlık bilgilerini öğretmeyen; çocuklara vücutlarının sağlığını koruyucu işlerin alışkanlığını kazandıramayan okul eski okuldur.
3. Çocuklara öğretilecek konuları köy hayatından almayan ve bunları köyün ihtiyaçlarına, özelliklerine göre düzenlemeyen; Çalışmalarına toprak ve ter kokusu sindirmeyen; onları tabiat olayları ve unsurlarıyla yoğuramayan; çevrenin gerçeklerine  ve sosyal olaylarına karşı ilgisiz kalıp bağlanamayan; öğretilecek bilgi ve hünerleri çocukların yaşlarına, seviyelerine uygun düşecek bir kıvama getirerek onlara mal edemeyen; bunları metotsuz ve gelişigüzel öğretmeye kalkışan; içinde hür bir hava esmeyen ve neşe fışkırmayan köy okulu eski okuldur.”[7]

      Tonguç’un değerlendirmesine göre, her düzeydeki bugünkü okullarımız “eski okul” ölçütlerine daha çok uymuyor mu? Ya yarınki okullar, 4+4+4 aymazlığıyla varacağımız yer?..

    Tonguç, 1942 yılında, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açılırken de şu ilgin saptamayı yapıyor:
      “Bu üniversiteyle olmaz. Yüksek Köy Enstitüsüyle biz, geleceğin üniversitesini hazırlıyoruz. 21.  yüzyılın insanının yetiştireceğiz.Türkiye bu üniversiteyle, Türkiye’nin yükseköğretim sorununu çözemez. 1933’te üniversite reformu yapıldı ama, üniversite geleneğinden kopamadı. Oturan bir kurumdur. Hareketsiz bir kurum. Biz bu kurumla, 21. yüzyıla hazırlanamayız… Daha hareketli, toplumla iç içe, toplumun içinde kanatları olan bir kurum olması gerek. Biz, Köy Enstitülerinde yüksek bölümler açacağız ve olması gerektiği gibi olacak. 21. yüzyılın insanını yetiştirebilecek bir kurum olacak”[8]

      Yetmiş yıl öncesinden günümüzün sessiz, suskun, kendi içine kapanık, topluma sırtını dönmüş, çağın gerisine düşmüş, kendi kendisiyle uğraşan, kendi insanlarını yutan, adı üniversite, kendisi “ucube” üniversiteleri görebilmek İsmail Hakkı Tonguç’a, İsmail Hakkı Tonguçlara özgü bir öngörü, bir bilinç, bir uygulama, bir uzgörü olsa gerek…
     
      Eğitim-öğretim dizgemiz yazboz tahtasına dönüştürüldükçe, tartışmadan, tartıştırılmadan, ortaçağcıl bir anlayışla Cumhuriyetin ve Aydınlanmanın tüm kazanımları adım adım tersine döndürüldükçe, geleceğimizle ilgili kaygılanmamak olası mı?
     Umut, toplumun ve doğanın eyetişimi (diyalektiği) doğrultusunda, usu ve yüreği aydınlıktan yana olanların işbirliği ve güçbirliği yaparak, Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinde imlediği gibi yırtıp atabilmekte bu “koyu karanlığı”…
     


 [1] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, s.182-213.
[2] Mete, Bilge,  Mustafa Kemal Atatürk Diyor ki, Toroslu Kitaplığı, 2003, İstanbul, s. 57.
[3] ayg. s. 58.
[4] ayg. s. 59.
[5] İnönü, İsmet, « İlk Öğretim Davamız », Köy Enstitüleri Dergisi, I-VIII, 1954-1947, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Tanıtım Dizisi no: 17, 2005, Ankara, s. 8.
[6] Yücel, Hasan Ali, « Ülkümüzün Yolculuğu », ayg. s. 11.
[7] Tonguç, İsmail Hakkı, Eğitim Yoluyla Canlandırılacak Köy,  Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Tanıtım Dizisi no: 5, 1998, Ankara.
[8] Tonguç, Engin, Bir Eğitim Devrimcisi İSMAİL HAKKI TONGUÇ, Yaşamı, Öğretisi, Eylemi, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri Derneği Yayınları, 2007, İzmir.

HASAN ALİ YÜCEL DÖNEMİNDE DİL VE ÇEVİRİÇALIŞMALARI*


                                                                              Türk diline kimseler bakmaz idi
                                                                               Türklere hergiz gönül akmaz idi
                                                                                                                   Aşık Paşa
Giriş :
Eğitimci, araştırmacı, şair, yazar, dilci, çevirmen, düşünür, yazar, yazın tarihçisi, gazeteci, yönetici, siyasetçi, örgütçü, çağdaş devlet adamı, bilim, sanat ve ekin insanı, devrimci Hasan Ali Yücel’in aydınlanmacı ve insalcıl (hümanist) kişiliğini bir bütün olarak algılayabilmek, yapıp ettikleri arasında, dil ve çeviri çalışmalarına neden bu denli önem verdiğini anlıyabilmek için, onun hangi dönemde, hangi koşullarda yaşadığını,  nasıl bir eğitimden ve yaşam deneyiminden geçtiğini, hangi bilgi birikiminin ve bilincin insanı olduğunu bilmek gerekiyor. Dolayısıyla, asıl konuya geçmeden önce, kısa özgeçmişini, aldığı görevleri ve ürettiklerini anımsatmak istiyorum.

Kısa Özgeçmişi

17 Aralık 1897’de, İstanbul’da, Maliye memurlarından Ali Rıza Bey’in çocuğu olarak dünyaya gelir. 1901-1906 yıllarında, Yolgeçen Mahalle Mektebi’nde, 1906-1911 yıllarında, Mektebi Osmani’de, 1911-1915 yıllarında, Vefa İdadisi’nde okur. 1915’te, askere alınır. Dört yıl sonra, 1919 yılında, girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’nü, 1922 yılında, bitirir. Aynı yıl evlenir ve İzmir Erkek Öğretmen Okulu’nda öğretmenliğe başlar. Daha sonra, İstanbul Erkek Lisesi, Kuleli Askeri Lisesi ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmenlik yapar. 1926 yılında, Can ve Canan ikizler dünyaya gelirler. 1927’de, Milli Eğitim Bakanlığı İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü’nde müfettişliğe atanır. 1930 yılında, Fransa’da öğrenci müfettişliği görevinde bulunur. 1931 yılında, Mustafa Kemal’le yurt gezisine katılır. 1932’de, yeni kurulan Türk Dil Kurumu’nun Kökenbilim (Etimoloji) Bölümü Başkanlığına seçilir ve Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne getirilir. (Daha sonraki yıllarda, en güvendiği yol arkadaşlarından olacak İsmail Hakkı Tonguç’la burada tanışır). 1933’te de, Ortaöğretim Genel Müdürü olur. 1935’te, İzmir Milletvekili olarak TBMM’ye girer, 1936’da, Gülümser adlı bir çocuğu daha olur. 28 Aralık 1938’de, Celal Bayar hükümetinde, Eğitim Bakanlığı görevine getirilir. Hep söylendiği gibi ; 7 yıl, 7 ay, 7 gün bu görevde kaldıktan sonra, Ağustos 1946’da, birtakım olumsuz gelişmeler karşısında, Bakanlık^tan ayrılıp, gazetelerde köşe yazarlığını ve kendi kitaplarını yazmayı sürdürür. 1955-1960 yıllar arasında, İş Bankası Kültür Yayınları yöneticiliği, 1958’de, UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür  Örgütü) Milli Komisyonu Genel Kurul üyeliği, 27 Mayıs 1961’de, Kurucu Meclis üyeliği görevlerinde bulunur. 26.2.1961 tarihinde, geçirdiği yürek yetmezliği sonucu yaşama gözlerini kapar. 

 « Türk Milli Eğitiminde önemli reformlar gerçekleştirdiği, Köy Enstitülerinin kurucusu,


Bakanlığı Döneminde Gerçekleştirdiği İşler

Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı görevine başlar başlamaz, kollarını sıvayıp, yüzyıllardan beri gözardı edilmiş çok sayıda işin üstesinden gelmeye çalışır: 2 Mayıs 1939’da, Birinci Neşriyat Kongresi’ni toplar, Tercüme Komisyonunu oluşturur,  17 Temmuz 1939’da, Birinci Maarif Şurası’nı toplayıp, ilk kez bir Milli Eğitim planı çıkartılır ve eğitimin köylerden başlatılmasına karar verilir. Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisini açar, İlköğretim Dergisi yayın yaşamına başlar, Tebliğler Dergisi yayımlanır, Güzel Sanatlar Dergisi yayımlanmaya başlar. 28 Şubat 1940 tarihinde de, Tercüme Bürosu’nu kurar ve çeviri seferberliğini başlatır. 17 Nisan 1940 tarihinde, Köy Enstitüleri yasası çıkarılarak, bir yıl içinde 14 Köy Enstitüsü’nde eğitim-öğretime başlanır. Bu sayı, 1943’te 20’ye çıkarılır. İslam Ansiklopedisi yayın yaşamına girer, Devlet Konservatuvarı Kuruluş Yasası çıkarılır, Teknik Öğretim Dergisi yayımlanır. Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu çıkarılır, Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı kurulur, 6 Haziran 1941’de Birinci Coğrafya Kongresini toplar, Gramer Komisyonu’nu toplantıya çağırır, Anayasa’nın dili Türkçeleştirilir, İstanbul’daki Mühendis Mektebi Teknik Üniversite’ye dönüştürülür. Erkek Sanat Enstitüsü sayısı 9’dan 75’e, Kız Sanat Enstitüsü sayısı 2’den 37’ye ulaştırılır. 14 yeni lise ve 40 ortaokul açılır, Birinci İmla Kılavuzu yayımlanır, Tarihi Vesikalar Dergisi çıkarılır. 1942 yılında, Hasanoğlan Köy Enstitüsü kurulur, Mesleki ve Teknik Okullar Yasası çıkarılır, Ankara Üniveritesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü kurulur. 3 Temmuz 1943’te İstanbul Fen ve Edebiyat fakültelerinin temeli atılır. 8 Kasım 1943’te Ankara Fen Fakültesi açılır, İnönü Ansiklopedesinin ve Sanat Ansiklopedisinin  ilk bölümleri okurlarına ulaştırılır, Kadın-Ev Dergisi yayımlanır. 1944 yılı içinde, Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü kurulur, Türkçe Sözlük ve Hukuk Sözlüğü yayımlanır, İstanbul Teknik Üniversitesi, İzmir Yüksek Ekonomi ve Ticaret Okulu ve Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü açılır. 16 Şubat 1945’te Eski Eserler ve Müzeler Birinci Danışma Komisyonu toplanır, 19 Ekim 1945’te de Ankara Tıp Fakültesi kurulur, Tercüme Dergisi yayın yaşamına başlar, İstanbul’da Aşiyan Edebiyat-ı Cedide Müzesi açılır. 18 Şubat 1946’da Beden Eğitimi ve Spor Şurası toplanır. Bu arada, Devlet Konservatuvarı ve Devlet Opera ve Tiyatrosu ilk temsillerini vermeye başlarlar, müzecilik ve güzel sanatların her dalında önemli düzenlemeler ve etkinlikler gerçekleştirilir, 13 Haziran 1946 tarihinde, Üniversiteler yasası çıkarılarak, üniversiteler büyük ölçüde özerkliğe kavuşturulur, Ankara Üniversitesi kurulur, terim sözlükleri çıkarılır, birçok bilim dalının dili sadeleştirilir, Dilbilgisi ve yazım kurallarını içeren yeni kitaplar yayımlanır. Tüm engellemelere, 2. Dünya Savaşı’nın her türlü yokluk ve yoksunluklarına karşın, yaşamın her dalında, Batı’daki “Yenidendoğuş” hareketini çağrıştırır bir biçimde, aradaki büyük zaman dilimini çok kısa bir sürede kapatmak amacıyla, çok-yönlü ve çok-boyutlu Aydınlanma çabaları sürüp gider Hasan-Ali’nin Bakanlığı döneminde.. Sevgili oğlu, şair Can Yücel’in dediği gibi : « Geldi mi gidici / Hep hepp acele işi ».


Yapıtları

Hasan Ali Yücel, 64 yıllık ömründe, bütün bu çalışmaların ve koşuşturmaların arasına, 36 kitap ve binin üzerinde yazı, makale, konuşma sıkıştırmış; çalışkan, duru, sağlam, inançlı, örnek üretkenliğiyle, yeni kuşakların tanıması gereken dev bir aydınlanmacı olarak Türk ve dünya eğitim tarihine adını yazdırmış bir kişiliktir. Bu kişiliğin alyapısını oluştururken, şu kitaplara imza attığını görüyoruz: Ruhiyat Elifbası (1924), Türk Edebiyatı Numuneleri (1926), Sanat Musahabeleri (1928), Tarihi Kadim ve Doksanbeşe Doğru (1928)  (Tevfik Fikret’in Osmanlıca yazılmış, anlaşılması çok zor bu şiir kitabı, sadeleştirilmiş biçimiyle, Türkçe harflerle basılan ilk kitaptır), Mantık (1928), Mevlana’nın Rubaileri (1932), Goethe Bir Dehanın Romanı (1932), Türk Edebiyatına Toplu Bir Bakış (1932), Dönen Ses-Şiirler (1933), Fransız Maarif Teşkilatında Müfettişler (1934), Fransa’da Kültür İşleri (1936), Bir Türk Hekimi ve Eseri (1937), Pazartesi Konuşmaları (1937), Fazıl Ahmet-Hayatı ve Eserleri (1937), İçten Dıştan (1938), Türkiye’de Ortaöğretim (1938), Sizin İçin-Çocuk Şiirleri (1938), Dört Hayvan, Bir İnsan-Şiirler (1943), Milli Eğitimle İlgili Söylev ve Demeçler I, II, III. (1947), Davam (1947), Davam İle İlgili Davalar ve Neticeleri (1950), Mevlana-Manzum Levha (1952), Hürriyete Doğru (1955), İyi Vatandaş İyi İnsan (1956), Kıbrıs Mektupları (1957), Edebiyat Tarihimizden ( 1957), İngiltere Mektupları (1958), Dinle Benden (1960), Hürriyet Gene Hürriyet c.I. (1960), Allah Bir (1961), Hürriyet Gene Hürriyet c. II. (1966), Kültür Üzerine Düşünceler (1974) ve Okul Kitapları: İlkokul Okuma Kitapları (Komisyon halinde), Mantık Dersleri (Liseler için), Yurt Bilgisi (Rakım Çalapala ile birlikte)1

Batı’daki Aydınlanmanın Bizdeki Yansıması

Batı Avrupa Aydınlanlanmasını temelinde, birçok ekonomik ve toplumsal olayların arasında, ulusal dil ve çeviri olgusu önemli yer tutmaktadır . Bilindiği gibi, Roma İmparatorluğu yönetiminin, onun tinsel kolu olan Papalık’ın ve İncil’in dili Latincedir. Dolayısıyla, İmparatorluk içindeki çok sayıda halkların farklı diller konuşmalarına karşın, eğitim-öğretim başta olmak üzere, her türlü yönetim işleri Latince üzerinden yürütülmektedir. Ancak, Doğu Roma İmparatorluğu kurulduktan sonra, Eski Yunancanın ön plana çıkmasıyla, önemli yazışmalar ve anlaşmalar her iki dilde de yapılmaya başlanmış, yoğun çeviri etkinlikleri devreye girmiştir. Okula gidemeyen, tarlasında, bahçesinde, bostanında çalışan halklar ise bu dillleri anlamamakta, kendi derebeyliklerinin, kendi bölgelerinin, loncalarının, hatta kendi köylerinin dillerini konuşmaktadırlar. 15. yüzyılda Girit’de, Floransa’da, daha sonra Avrupa’nın başka kentlerinde kıvılcımlanan, Eski Yunanca ve Latince yapıtların bazı Avupa dillerine çevrilmesiyle biçimlenen “Yenidendoğuş” (Rönesans) hareketi, dinsel alanda da kendini göstermiş; 16. yüzyılda, Roma Katolik Kilsesi’in baskı ve egemenliğine karşı çıkan, İncil’de yazılanların kendi halklarının dilleriyle anlaşılmasını isteyen, Hollandalı Erasmus, ardından Alman Luther, Fransız Calvin gibi birtakım din adamları ve düşünürlerin, İncil’i kendi dillerine çevirmesiyle, “Yenidenyapılanma” (Reform) hareketinin doğuşuna kaynaklık etmiş, giderek Aydınlanma Çağı’nın kapıları aralanmıştır.

Ne yazık ki, Batı’da bunlar olurken, ortaçağ karanlığından yeni bir çağın aydınlığına geçilirken; Doğu’da, Osmanlı İmparatorluğu toprakları üzerinde ve İslam dünyasında süreç tersine işletilmiştir. İslam dünyasındaki bilimsel ve düşünsel gelişmeler bir yana;  XI, XII, XII. yüzyıllarda; hepsi Anadolu toprakları üzerinde sayılabilecek, Yusuf Has Hacib, Kaşgarlı Mahmut, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli, Karamanlı Mehmet Bey, hatta bir yönüyle Mevlana ve diğer erenlerin aydınlanmacı çabalarına ve kişiliklerine karşın; Fatih Sultan Mehmet’le başlayan, Yavuz Sultan Selim’le doruklanan Arapça ve Farsça hayranlığı, İslam’ın Devlet dini olması ve kurumlaşmasıyla, bir tür yeni ortaçağ karanlığına girilmiştir. Askeri ve ekonomik alanlarda, Avrupa ile çok sıkı ilişkiler sürdürülürken, orada yaşanan gelişmeler tam olarak anlaşılamamamış,  1789 Fransız Burjuva Demokratik Devrimi bile, “bir avuç baldırı çıplağın krallarına karşı başkaldırısı” olarak değerlendirilmiştir. Çöküş süreci, Osmalı İmparatorluk’u içindeki birtakım halkların, ulus devlet olma yolundaki bağımsızlık savaşımları, Batı karşısında, her yönden geri düşen tüketici İmparatorluk’un giderek güçsüzleşmesi, İngiltere ve Fransa gibi büyük emperyalist devletlere gırtlağına dek borçlanma, I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmakla başlayan yağmalanma, merkezi hükümetin teslim alınışıyla tamamlanmıştır. Tüm bu olup bitenlere karşı, Mustafa Kemal’in, bir avuç arkadaşıyla, Anadolu’da başlattıkları Bağımsızlık Savaşı, gerçek anlamda bir yeniden doğuşun ve dirilişin göstergesidir. 

Ancak, savaş orada bitmemiştir. Turgut Özakman’ın anlatımıyla, “biz adam olmayız, gelsin İngizler bizi adam etsinler diyen aşağılık duygusu içinde, bağımsızlık düşücesinden tümüyle yoksun, güvensiz, korkak, pısırık, onursuz, bilinçsiz, tarihinden habersiz, milletine güvenmeyen, ümmetçi, dinci, gafil, ve hain bir kısım Osmanlılar” gibi davranılacak ya da “ yüz binden fazla asker ve sivil kayıp vererek, dört yıl kan, ter, gözyaşı, göznuru, dökülerek, inanılmaz zorluklardan ve acılardan geçerek, ibret ve gurur verici olaylar yaşayarak kavuşulmuş olan bağımsızlığı bir daha bir daha yitirmemek, bir daha ayak altında kalmamak, kurbanlık koç olmamamk, ezilmemek, sömürülmemek, horlanmamak, bu güzel vatanda hep birlikte insan gibi yaşamak, uygarlığı ve çağdaşlığı paylaşmak için yeni insanlardan oluşan yeni bir toplum, yeni bir devlet kurmak” tı.2 Elbette ikinci yol seçildi ve savaş sonrasında,  yaşam bulanTürkiye Cumhuriyeti ulus devletinin varlığını sürdürebilmesi için, önünde duran yüzyılların birikimi sorunlarının çözülmesi gerekiyordu. Bunun için de, Batı’da gerçekleşen Aydınlanma Devrimi’nin yolu izlenmiştir.

Dolayısıyla, Kemalist Devrimler, birçok yönüyle, Batı’daki Aydınlanmanın Doğu’daki, çok farklı ekonomik ve toplumsal özellikleri olan Osmanlı İmparatorluğu’nun uzantısı olan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki  yansımalaradır. Ancak, oradaki devrimlerin öncülüğünü, egemenliği elinde tutan, bir avuç Soylular ve Kilise’ye karşı,  başlangıçta özgürlükçü ve ulusalcı nitelikleriyle öne çıkan, örgütlü sanayi burjuvazisi, yedeğindeki işçiler ve aydınlarla yapmışken; bizde böyle bir yapılanma sözkonusu olmadığı için, bu iş, zorunlu olarak asker ve sivil aydınlara, yöneticilere kalmıştır. Konuya ilişkin, Hasan-Ali Yücel’in şu saptaması anlamlıdır: “Bizde yenilik ve garplılaşma ilk önce Orduda olmuştur. En eskisi Mühendishane olmak üzere (1795), Tıbbiye (1825) ve Harbiye (1933) okulları, ileri düşüncenin ve müspet bilginin kaynaklarıdır. Hürriyet fikri, zaten, bilimden doğar. Cehaletten, ancak esaret doğar.”3
Bir anda, kulluktan yuttaşlığa geçen bir toplumda, Devrim Yasalarını yaşama geçirmek; Öğretim Birliği, Abece ve Dil Devrimleriyle birlikte diğer aydınlanma devrimlerini, hatta Din Devrimini gerçekleştirmek, öylesine yazıldığı ve söylendiği gibi kolay olamayacaktı kuşkusuz.  Bir bakıma, bunun doğal sonucu olarak, birçok devrim sonrasında yaşanan, karşı-devrim süreçlerinde olduğı gibi, ülkemizde de, Atatürk yaşarken başlatılan Kemalist Devrim karşıtlığı,  değişik görünümlerle günümüze dek süregelmiş, bundan sonra da, daha uzun süre süreceğe benzemektedir...

Hasan Ali Yücel Döneminde Dil ve Çeviri Çalışmaları

Hasan-Ali Yücel, Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı, tamamlamak için ömrünün yetmediği işte bu ulus devleti yaratmada; aydınlanma devrimlerinin sürdürümcüsü, eksik kalanların bütünleyicisi bir aydın, bir eğitim bakanı olarak geceli gündüzlü çalışmış, iş ve eylem üretmiş bir yüce insandır..

Basın-yayın sorunlarını düzene koymakla başlıyor işe. Ulusal bir dilin ve kitaplığın kurulması için Neşriyat Kongresini topluyor ve “Tercüme Bürosu”nu kuruyor öncelikle. Bir bütün olarak ülkenin kalkınması, içine düşürüldüğü ortaçağ karanlığından çıkarak çağdaşlaşması için Köy Enstitüleri’ni tüm ülke geneline yayıyor. Türk Dil Kurumu, Halkevleri, Halkodaları ve Köy Enstitüleri aracılığıyla yeni çıkan yapıtları ve çeviri yapıtlarını, Anadolu ve Trakya’nın en ucra köşelerine dek ulaştırmaya çalışıyor. Okuma-yazma ve iş üretme seferberliğiyle her yanda çoban ateşleri yakmaya başlıyor arkadaşlarıyla birlikte. Herkes kitaba dokunmaya, gözlerini açmaya, dünyaya ve yaşama kızıl öküzün boynuyzundan değil, eleştirel usun penceresinden bakmaya, umut etmeye, kendi geleceğini kendi elleriyle kurmaya yöneliyor her şeyden önce. Yine Turgut Özakman’da bir alıntıyla pekiştirmek istiyorum bu düşüncemi: “Ben, Hasan-Ali Yücel’in bakanlığı zamanında ortaokul ve lise öğrencisiydim. İyi yetiştirilmiş, iyi yetişmiş bir kuşaktan olduğumu söyleyebilirim. Bunu çok ucuza satılan klasik eserlere, Tercüme dergisine, Güzel Sanatlar dergisine, Tatbitak Sahnesi temsillerine, Halkevleri etkinliklerine, sergilere, özenli, düzenli ve milli bir eğitim ile başta Haan-Ali Yücel olmak üzere idealist öğretmenlere borçluyuz.”4

Dil Çalışmaları

Hasan-Ali Yücel, aldığı eğitim ve 1932 yılında, Türk Dil Kurumu (TDK)’nda yüklendiği sorumlulukla dil çalışmalarına başlıyor. 1933 yılında, “Türk Edebiyatı’na Toplu Bakış” kitabını yayımlıyor. Bakanlık koltuğuna oturduktan sonra, TDK ve yakın arkadaşlarıyla işbirliği yaparak, öğretim-eğitim ve çeviri çalışmalarına koşut bir izlence geliştiriyor: 1940 yılında, “Ders Kitapları Düzeltme Kılavuzu” çıkarılarak, ders kitaplarının basılmasını ve dağıtılmasını belli kurallara ve ölçütlere bağlıyor, Mustafa Nihat Özon’nun, “Son Asır Türk Edebiyatı” (1941), Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayımladığı üç ciltlik Türk Edebiyatı Antolojisi, Tahsin Banguoğlu’nun hazırladığı, “Anahtarlarıyla Türk Grameri (1941), ortaokul ve lise ders kitaplarının yazımı için hazırlanan terim sözlükleri (1940-41), dildeki gelişmelere koşut Yeni İmla Klavuzu (1941), Gramer Terimeri Sözlüğü (1942), Coğrafya Terimleri Sözlüğü (1942), Felsefe ve Gramer Terimleri Sözlüğü (1942), Hukuk Terimleri Sözlüğü (1943), Tıp Terimleri Sözlüğü (1944), Türkçe Sözlük (1944), TDK ile eşgüdüm içinde, fizik, kimya, matematik, geometri, tarım, biyoloji gibi birçok alanın terim sözlükleri, Tanıklarıyla Tarama Sözlüğü’nün ilk ciltlerinin yayımlanması Hasan-Ali Yücel’in Bakanlığı döneminde gerçekleştiriliyor.

Maarif Vekaleti’nin 1941 Yılı Bütçesi Görüşmeleri sırasında, çok sayıda milletvekili dil çalışmalarına ve ders kitaplarındaki dil karmaşasına ilişkin görüş ve eleştirilerini dile getiriyorlar. Hasan-Ali Yücel, bu eleştirilere yanıt verirken, okları, bu kez yükseköğretime çeviriyor: “Orta tahsilde ve lisede bizim verdiğimiz terimlerle çocuk okur, yüksek okullara geldiği vakit bunların tekini işitmemiştir. Geçen sene Maarif vekaletine merbut yüksek müeseselere kati surette emir verdim: bu terimlerle yazılmamış herhangi bir makale ve kitabı basmayacaksınız. Bu terimlerele hazırlanmamış dersleri okutmayacaksınız, not vermeyeceksiniz. 50, 60 yaşına gelmiş olan arkadaşlar da emek çekip bunları öğreneceklerdir. Bu sefer İstanbul’a gittiğimde, Üniversite Rektörü ile görüştüm, rica ettim, bir ay mezuniyetten sonra gerek İstanbul’da ve gerek buradaki  profesör ve doçentlerden yapılmış olan terim komisyonlarında bu uzunca tatil müddetince meşgul olunarak bu iş bir esasa bağlanacaktır. Fakat buna rağmen, yapacağımız şeylerin gayet mükemmel olacağını zannetmeyiniz, bunların eksiklikleri olacaktır, yapıldıktan sonra görülecek, tenkitler olacaktır ve bu tenkitlerin alakadarlar tarafından doğru olan tarafları alınacak, bu surette arkadaşımızın işaret ettiği boşluk doldurulmuş olacaktır.
Ecnebi dillerinden, dilimize kelime girme meselesi, hakikaten benim arkadaşlarımla beraber olduğum bir noktadır. Lüzumsuz yere ecnebi dilinden; hangisi olursa olsun, Türkçeden gayri her dil bizim için ecnebidir. Bunlardan kelime alıp kullanmak yanlış bir şeydir. Biz bunu kendi elimizdeki teşkilatla, bize merbut olan müessesatta temin etmek için cehdetmekteyiz. Yapılmış tercümelerden bu neviden Türkçeye benzemez şeyleri iade ettirmekteyim, o müesseseleri tenkit etmekte, ikaz etmekteyiz...” 5

Bu anlayışın sonucu olarak, 1940’lı yılların Türkiyesi’nde, Türkçenin emekleme çağında, ulus dilinde eğitim yapılırken, Avrupa ülkelerinden ülkemize konuk gelen öğetim üyeleri bir-iki yıl içinde Türkçeyi öğrenip, derslerini bu dilde yaparlarken, 157 üniversitenin varlığıyla övündüğümüz günümüz Türkiyesi’nde ise, yabancı dille öğretim yapmanın aymazlığı içindeyiz...

Hasan-Ali Yücel, 1960 yılında düzenlenen IX. Türk Dili Kurultayı’nın ardından şu değerlendirmeyi yapıyor: “Dil milli varlığın ruhudur ve bu ruh senelerden beri boğucu bir hava içinde hapsedilmiştir. (....) Öz Türkçe ile yazı yazmak, komünistlik alametlerinden sayılmış, Anayasanın dili beğenilmeyerek ve aşırı özleşmiş görülerek, düzeltilmesi yoluna gidileceğine, yıllar önceki eski metne (Teşkilat-ı Esasiye: AD), hem de devirlerinde dil sadeleşmesine taraflı olan edip, bilgin kişilerin elebaşılığıyle dönülmüş, basının birçok mensupları dil devrimine yüz çevirmişlerdir. (...)
Otuz yıldanberi ya içinde fiili, ya başında idari, yahut dışında gönüllü hizmetinde bulunduğum dil davası sahipsiz kalmıştır. Sert hareketlerle, kaybedilmiş zaman aralıklarını kapatma zorunda kalan toplumların yaptığı devrimler, ancak devrim mantığıyla ve metoduyla yürütülebilir. Her türlü kudret sahipleri bu gibi hareketlere ve kurumlara sahip çıkmazsa, dört-beş isteklinin çabaları köklü ve ağır basıcı bir netice verebilir mi? Siyasi hizmet mevkinde ve kudretinde olanlar, başta eğitim bakanları, kapısının önünden geçerken başlarını bile o tarafa çevirmezlerse; zenginler, kendileri için bir gecede kazanıp kaybettikleri kumar parası kadarını olsun bağışlayıp mali veya para yardımında bulunmayı hatırlarından bile geçirmeyecek olurlarsa, bundan daha fazla ne beklenebilir?
Eğer Atatürk’ün vakfı olmasaydı, şüphe etmeyiniz, şimdi Dil Kurumu diye bir şey yoktu. Onun maddi ve manevi desteği Atatürk’tür. Zaten, hangi şeyimizin öyle değil ki!.. İktidar,  ondan uzaklaştıkça, onun var ettiği kurumlar ve devrimler de hayattan uzaklaştılar.” 6

Yorum yapmadan, dile ilişkin bu bölümü, Hasan-Ali Yücel’in şu soru tümcesiyle kapatmak istiyorum: “Türk devriminin özü şudur: Türkçe düşünmek, Türkçe söyleyip Türkçe yazmak!... Yoksa bu da mı ağrımıza gidiyor?”7

Çeviri Çalışmaları

Hasan-Ali Yücel, klasiklerin çevirisini, Türk okurlarına şöyle sunuyor: “Hümanizm ruhunun ilk anlayış ve duyuş aşaması, insan varlığının en somut biçimde anlatımı olan sanat yapıtlarının benimsenmesiyle başlar.”

İlk sayısı, 19 Mayıs 1945 tarihinde yayın yaşamına giren Tercüme Dergisi’nin önsözünde ise, Yücel, şu düşüncelerini dile getiriyor: “Özel girişimlerin yapamadığı çeviri işini devletin ele alması zorunlu olmuştur. Çevirinin mekanik bir aktarma işi olmadığı bilinmelidir. Bir yapıtı anadilimize çevrilmiş saymak için, çevirdiğimiz yazarın yetiştiği toplumun ruhuna nüfuz etmemiz gerekir. Böyle olursa, o toplumdan aldığımız kavramlarla kendi toplumumuzun düşünce hazinesini zenginleştirebiliriz. Bu disiplinli düşünce çalışmalarıyla, anadilimiz yepyeni gelişme olanakları kazanacaktır.”8

Çeviri atlımıyla Hasan-Ali Yücel, üç temel olguyu hedefliyor: 1. Türkçenin glişmesi ve yeni anlatım olanaklarına kavuşması; 2. Çok yoksul olan ulusal kitaplığın varsıllaşması ve çağdaş dünyanın vardığı duygu ve düşünce aşamasına ulaşılması; 3. Hümanizma ruhunun aşılanması ve Aydınlanmaya giden yolun önündeki engellerin kaldırılması. Can Yücel şöyle değerlendiriyor bu olguyu: “ Hasan-Ali garplılaşmanın başını çekiyordu. Batılılaşma bir hümanizma hareketiydi. Etrafına topladığı kadrolarla Tercüme Hareketini başlatması bunun başlıca delilidir.
Ama Hasan-Ali aynı zamanda Osmanlı eğitimini de görmüş bir aydın olarak Şark’ın değerlerini de biliyordu. Tercüme işinde Şark’a önem vermesi, edebiyatta Şark’ın önemini kavraması bunun başlıca delilidir.”9

Kimler var Hasn-Ali’nin etrafındaki çeviri kadronun içinde? Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Sabahattin Ali, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Azra Erhat, Ahmet Hamdi Tanpınar, Vedat Günyol, Bedrettin Tuncel, Esat Sabri Siyavuşgil, Nusret Hızır, Hasan Ali Ediz, Orhan Burian, Erol Güney, Melahat Özgü, hatta dolaylı olarak Nazım Hikmet, Zeki Baştımar ve Hasan-Ali Yücel’in kendisi, çünkü, Bakanlık’taki işlerini bitirir bitirmez, akşam saat kaç olursa olsun, arkadaşlarını imecesine katılıyor, gece geç saatlere kadar yapılan çeviriler üzerinde tartışıyor ya da yeni kitapların çevirisi gündeme alınıyordu.

Neler çevrildi onun bakanlığı döneminde? Ders kitaplarından ve ansiklopedilerden çevirileri saymazsak eğer, 1941-1946 yılları arasında yapılıp yayımlanan çeviri yapıtlarının dökümü şöyle: 1940’ta 10, 1941’de 13, 1942’de 28, 1943’te 71, 1944’de 105, 1945’de 129, 1946’da 165. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra ise, bu sayılar şöyle evriliyor: 1947’de 58, 1948’de 52, 1949’da 73, 1950’de 41, 1951’de 27, 1952’de 28, 1953’te 21, 1954’te 29, 1955’te 38, 1956’da 20, 1957’de 15... 1967’de, üyelerinin istifaları sonucunda kapanan Tercüme Bürosu’nun çevirdiği yapıtların toplamı  bini aşmaktadır.

Bu çevirilerden Hasan-Ali Yücel döneminde yapılanların ülkelere ya da dillere göre dağılımı da şöyle belirlenmiş: Babil Klasiklerinden 1, Hint Klasiklerinden 1, Çin Klasiklerinden 4, İslam Klasiklerinden 19, Eski Türkçe Metinler Klasiklerinden 1, Yunan Klasiklerinden 62, Latin Klasiklerinden 18, Alman Klasiklerinden 53, Amerikan Klasiklerinden 10, Fransız Klasiklerinden 171, İngiliz Klasiklerinden 56, İskandinav Klasiklerinden 6, İtalyan Klasiklerinden 12, Macar Klasiklerinden 13, Rus Klasiklerinden 63, Okul Klasiklerinden 6 ve diğerleri...10
Burada amaç; Doğu, Batı, Güney ve Kuzey’de, dünya yazınına ve düşünce yaşamına katkıda bulunan bütün yapıtları Türkçeye kazandırmak, bir çeviri kitapları kitaplığı ve üniversitesi oluşturmaktır. Yücel’in anlatımıyla,” Bu külliyat, müstakil ve muhtar bir üniversitedir. Ciddi olarak kendini oraya kaydettirenler, İstanbul ve Ankara Edebiyat Fakültelerinin verdiğinden daha hafif bir irfan yüküyle mezun olmazlar.”11  (Bir de, hiç kitap okumadan okullarını bitiren günümüz Edebiyat Fakülteleri öğrencileriyle karşılaştırılınca, nereden nereye geldiğimiz daha iyi anlaşılacaktır sanırım..).

Sonuç Yerine

Birbirini tamamlayan, dil ve çeviri çalışmaları, Batı toplumlarında olduğu gibi bizde de, salt ulus devlet olma, aydınlanma ve çağdaşlaşmaya yönelmenin başat belirleyenleri değil, aynı zamanda, kendini tanımanın, kimlik bulmanın da kaynaklarıdır. Çünkü, yukarıda da söylenmek istendiği gibi, dugu ve düşünce dünyamız, ancak böyle gelişecek, buradan yola çıkarak, yeni ürünler vermemiz ancak böyle olası olacaktır.

Bir zamanlar, “dil ve çeviri çalışmalarının cenneti” sayılan, birçok ülkeye örnek gösterilen ülkemiz; ne yazık ki, Atatürk’ün ölümü ve Atatürkçü Cumhuriyet kuşaklarının etkin görevlerden ayrılması ya da uzaklaştırılmasıyla geriye düşmüş, Amerikan yandaşı askeri darbelerle iyiden kan kaybetmeye başlamış, sözcükler ve kitaplar yasaklanmış, Atatürk’ün kalıtı olan Türk Dil Kurumu kapatılmış, giderek karşı devrim saldırılarıyla yaşadığımız ilkellikler bir tür öç alma ilkelliğine dönüşmüştür. Türkiye, tüm kurum ve kuruluşlarıyla birlikte, yeni bir ortaçağ karanlığına sürüklenmek istenmektedir. Siyasetin, sokakların, gazetelerin, televizyonların, cep telefonlarının, “inter-kafelerin”, hatta çok tanınmış bazı yazarlarımızın diline ve söylediklerine bakınca, küçük dilimizi yutuyoruz.
Unutmamak gerekir ki, dil kendiliğinden gelişmez ya da ölmez. Onu geliştirenleri ve güzelleştirenleri konuşucuları olduğu gibi, öldürenleri, yokedenleri de konuşucularıdır. Türkçenin ve ulusumuzun aydınlığa çıkabilmesi, Atatürk’le başlayıp Hasan-Ali Yücellerle sürdürülen Aydınlama Devriminin yokoplup gitmemesi için, her şeyden önce,  belli  bir dil duyarlılığına ve ulus bilincine  gereksinmemiz vardır. Küreselleşmecilerin ve Yeni-osmanlıcıların böyle bir kaygısı olmadığına göre, Bağımsızlık Savaşı günlerinde olduğu gibi, yine iş gerçek yurtseverlere ve ilericilere düşmektedir. Hasan-Ali Yücel’in yaklaşımıyla söylersek, Türkçenin özgürlüğü ve bağımızlığı, bizim özgürlüğümüz ve bağımsızlığımızdır. Onun tutsaklığı, bizim de tutsaklığımız olacaktır.


Notlar:
*26.02. 2011 tarihinde, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nda yapılan konuşmanın metnidir.
dünya klasiklerinden çeviriler izlencesinin öncüsü, UNESCO kuruluş sözleşmesini
imzalayan eğitim bakanlarından biri olduğu ve  bu örgütün Türkiye Milli Komisyonu’nun
kurulmasına olanak sağladığı » için, doğumunun yüzüncü yılı olan 1997’yi, UNESCO,
tüm dünyada « Hasan-Ali Yücel Yılı » olarak duyurur. Böylece, ölümünden yıllar sonra da olsa, yaptıklarının değeri anlaşılır, Hasan-Ali Yücel adı üstündeki gizli yasaklama kalkar, birçok kurum ve kuruluş onu anma etkinlikleri düzenler, adı fakültelere, araştırma merkezlerine, cadde ve sokaklara verilmeye başlar…

Alıntılar:

  1. Yücel, Hasan-Ali, “Hürriyet gene Hürriyet”, Der: Canan Yücel Eronat, TC Kültür Bakanlığı Yay. Cilt I, II, III, Ankara, 1998.
  2. Özakman, Turgut, “Hasan-Ali Yücel’i Anarken”, in Cumhuriyetin İlk Yıllarından Günümüze Dil Kültür Eğitim, Gazi Üniversitesi Yay. No:8, Ankara, 2007, s. 390.
  3. Yücel, Hasan-Ali, a.y.g., Cilt I, s. XIII.
  4. Özaman, Turgut, a.y.g., s. 393.
  5. Yücel, Hasan-Ali, “TBMM Konuşmaları ve İlgili Görüşmeler” Der: Canan Yücel Eronat, TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yay: 87, I. Cilt, Ankara, 1999, s.  291.
  6. Yücel, Hasan-Ali, a.y.g., Cilt II, s. 891.
  7. a.y.g. s. 510.
  8. Kaynardağ, Arslan, “Yücel Dönemi Devlet Yayınlarında Felsefe Çevirileri”, in “Hasan-Ali Yücel Anma Kitabı”, YTÜ Yay. İstanbul, 1997, s. 6.
  9. Yücel, Can, “Hasan-Ali Yücel”, a.y.g. s. XV.
  10. Yeni Toplum Dergisi, “Kuruluşunun 36. Yılında Köy Enstitüleri”, Nisan 1976, s. 92.
  11. Yücel, Hasan-Ali, a.y.g., Cilt II, s. 713.