16 Ocak 2013 Çarşamba
TÜRKÇE ÖĞRETİME NE OLDU DA…?
Prof. Dr. Ali Demir (pralidemir@gmail.com)
1990 öncesinde, üyesi olduğum Eğitimciler Derneği (Eğit-Der) içinde, 1990-91 yılları arasında kurucu genel sekreteri olduğum Eğitim-İş sendikası bünyesinde, 1994 yılında da “Öğretmen Dünyası Dergisi”nde sürdürdüğümüz tartışmalar da, sıklıkla gündeme gelen konulardan biri de “yabancı dille öğretim” konusuydu. Başta Anadolu Liseleri olmak üzere, yabancı dille öğretim yapan okullarda çalışan öğretmenler, okuyan öğrenciler, bir şeylerin yolunda gitmediğini, çok yönlü güçlüklerle ve engellerle karşı karşıya olduklarını dile getiriyor, konunun daha geniş boyutta tartışılmasını istiyorlardı. Hem sonra, ne oldu da, 12 Eylül askeri darbesinin ardından bu okulların sayısı birden bire katlanarak artırılmış, nerdeyse her kasabaya bir Anadolu Lisesi açılmıştı? Türkçe öğretim savsaklanırken, niçin İngilizce öğretim bu denli kamçılanıyordu?
Olanaklar ölçüsünde, başta siyasal partiler, dernekler, işçi ve işveren sendikaları, özel ve kamu eğitim kurumları, konuya ilgi duyan bilim insanları, öğretmen ve öğrencilere ulaşmaya, görüş ve önerilerini almaya, bunları belli başlıklar altında toplamaya çalıştık. Oldukça geniş yankı buldu bu çalışma. Mektup gönderdiğimiz, görüş istediğimiz kişi, kurum ve kuruluşların büyük bir bölümü mektubumuzu yanıtladı, çabamızdan dolayı bizi kutladılar.
Kabaca, üç ayrı kümde toplanıyordu bu görüşler: 1. Yabancı dille öğretime karşı olanlar, 2. Yabancı dille öğretimden yana olanlar, 3. Her iki görüşün arasında karasız kalanlar ya da ne yapacağını bilemeyenler.
Belli bir fikir vereceği düşüncesiyle, özel sayıda yer alan yazıların başlıklarını, kurum
kuruluş ve kişilerin adlarını aktarmak istiyorum öncelikle:
- “Karamanoğlu Mehmet Bey Nerdesin?”: Öğretmen Dünyası, Başyazı.
- “Yabancı Dille Öğretim Açmazı”: Dr. Ali Demir.
- “Yabancı Dille Öğretim: Geçmişin Aynası Tarih”: Arş. Gör. Deniz Kucur.
-“Bilim Dili ve Dilin Tarihsel İşlevi”: Prof. Dr. Onur Bilge Kula.
- “Dilbilimci Gözüyle: Yabancı Dille Öğretim, Yabancı Dil Öğretimi”: Prof. Dr. Ahmet Kocaman.
- “Uluslaşma Sürecini Durdurmanın ve Orta Çağa Geri Sıçrama Yapmanın En Etkin Aracı Yabancı Dille Öğretim”: Prof. Dr. Aydın Köksal.
- “Yabancı Dilde Eğitim Mantıksız”: Yrd. Doç. Dr. İsmail Boztaş.
- “Yabancı Öğretim Diliyle Nereye?: Doç. Dr. Ömer Demircan.
- “Yabancıdil Öğretiminin Bir Parçası Olarak Yabancıdilde Öğretim”: Prof. Dr. Uluğ Nutku.
- Öğrencilerden Farklı Görüşler: “Evet” / “Hayır”.
- “Dil, İletişim, Yabancı Dil Öğrenmek, Yabancı Dilde Öğrenim Görmek”: Jale Çolakoğlu, MEB Ortaöğretim Genel Müdürlüğü.
- Yabancı Dille Öğretimden Gözlemler: Yusuf Solmaz, Ankara Kalaba Öğretmeni OO. Rehber Öğretmeni.
- Yabancı Dilde Öğretim Konusunda Öğretmenler Ne Diyor: “Öğrenci Zorlanıyor”.
- “Altyapısı Hazır Değil”: Prof. Dr. Mehmet Sağlam, YÖK Başkanı.
- “Artırılmalı”: Refik Baydur, TİSK Başkanı.
- “Dilimize Güvenelim”: Prof. Dr. Muammer Kayhan, ÖES Genel Sekreteri
- “Dilin Gelişmesini Engelleyen Nedenlerden Biri”: Yabancı Dilde Eğitim”: Prof. Dr. Şerafettin Turan, Dil Derneği Başkanı.
- “Önce Türkçe”: Dr. Reşat Öztürk, DES Genel Başkan Yardımcısı.
- “Sömürgeciliğin Kalıntısı”: SHP Genel Merkezi.
- “Yabancı Dil Öğretmeye Evet, Yabancı Dille Öğretime Hayır”: Mustafa Gazalcı, Eğit-Der Genel Başkanı.
- “Emperyalizmin Saldırısı”: Mehmet Bedri Gültekin, İP Genel Sekreteri.
- “Kendi Dilimizle”: Oğuzhan Asiltürk, RP Genel Sekreteri.
- “ Yabancı Dille Öğretime Hayır”: Muhsin Yazıcıoğlu, BBP Genel Başkanı.
- “Ulusal Egemenliğe Aykırı”: Hasan Celal Güzel, YDP Genel Başkanı.
- “Türkçeyi Köreltir”: İsa Keleş, MP Genel Sekreter Yardımcısı.
Değerlendirme
Başlıklara bakıldığında; sağcısı, solcusu, ortacısıyla toplumu temsil eden kurum ve kişilerin büyük bir kesiminin yabancı dille ya da yabancı dilde öğretime karşı olduğu anlaşılmaktadır. Görüş bildiren kurum ve kişiler arasında, doğrudan doğruya yabancı dille öğretimi savunan bir kurum yok gibidir. Dönemin Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Refik Baydur, uluslararası tekellerin istemleri doğrultusunda görüş bildirse de, o bile yabancı dille öğretim yerine, yabancı dille işlenen derslerin sayılarının artırılmasını istiyor, bu düşüncesini şöyle temellendirmeye çalışıyordu: “ Uluslararası bilgi kaynaklarına ulaşılabilmesi, dünyadaki gelişmelerin yakından takip edilebilmesi bakımından yabancı dil öğretimi büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle yabancı dil öğretimi mecbur tutulmalı ve öğrencilerin yükseköğretim öncesinde en az bir yabancı dili yeterince öğrenmeleri sağlanmalıdır. Eğitim dili Türkçe ile sınırlandırılmamalı, gerek ortaöğretimde gerekse üniversitelerde yabancı dille işlenen derslerin sayısı artırılmalıdır.”
Aynı yazısında, TİSK Başkanı, daha 1995 yılında, ülkemizde çok tartışılan bir başka noktanın da altını çiziyordu: “Milli Eğitimde, Dünya Bankasından alınan kredi ile başlatılması planlanan “Temel Eğitim Projesi” ile Türkiye’deki tüm ilkokul ve ortaokulların kaldırılarak, 8 yıllık “İlköğretim Okulu” uygulamasına geçileceği bilinmektedir. Bu çerçevede ilkokullarda da öğrenciye birinci yabancı dil eğitiminin verileceği, böylece öğrencilerin ortaokulu bitirdiklerinde bir yabancı dili konuşuyor durumda olacaklarının planlandığı görülmektedir. Bu sistem ve anlayış, dışa açılan ülkemiz açısından büyük önem taşımakta ve uluslararası rekabete ayak uydurmanın temel koşullarından birisi olmaktadır.
Kamu ve özel sektörde işe girişte en az bir yabancı dil bilme şartı arandığı günümüzde, Konfederasyon olarak yabancı dil eğitiminin zorunlu ders olarak devam etmesi gerektiğini vurguluyor, Milli Eğitimde lisan eğitimine ağırlık verecek olan değişiklikleri destekliyoruz.”
Dünya Bankası ile Milli Eğitim Bakanlığımız arasında yürütülen “ilk ve ortaöğretimde program geliştirme projesi” çalışmalarının yabancı dillerle ilgili bölümüne, o yıllarda, çalıştığım Gazi Üniversitesi Rektörlüğünün görevlendirmesiyle ben de katıldım. Proje için, Dünya Bankası’nın verdiği yüklü parasal kaynağın kullanım koşullarını Amerikan Ohio Üniversitesi’nin dolgun ücretli “uzmanları” belirliyor, biz “yerli uzmanlar” da, onların istemleri doğrultusunda, toplumun değişik kesimlerinde (öğrenciler, veliler, öğretmenler, öğretmen yetiştiren kurumların öğretmenleri) anketler düzenliyor, “gereksinim çözümlemeleri” yapıyoruz. MEB merkez binasından oldukça uzağında, Tandoğan Mahallesi’nde kiralanan bir binada, “Eğitimi Araştırma ve Geliştirme Dairesi” (EARGED) adı altında bir birim tarafından yürütülen bu proje, 1992-2002 yılları arasında, on yıl sürdü. Projenin yürütülmesindeki çarpıklıklara karşı çıkanlar, her zaman olduğu gibi “vatan hainliğiyle” suçlanıyor, herkes Dünya Bankası’ndan gelecek paraya bakıyordu. Gördüğüm yanlışlıkları ve çarpıklıkları belirterek, 1993-1995 yılları arasında çalıştığım bu projeden kendi isteğimle ayrıldım. Sonuçta hiçbir şey değişmedi elbet. Hiçbir altyapı, örgütlenme çalışması yapılmadı. Bakanlığın diğer ilgili birimleriyle iletişim bile söz konusu olmadı. İlköğretim, Ortaöğretim ve Öğretmen Okulları Genel Müdürlükleri bir yana, daha önce, bu tür program geliştirme çalışmalarından sorumlu olan Talim ve Terbiye Dairesi ile bile işbirliği sağlanamadı. Bakanlık yetkilileri bu tür sorulara yanıt vermek yerine, bu çok sayın Amerikalı uzmanların beklentilerini karşılamak ve kredi dilimini alabilmek için, göstermelik de olsa, bir an önce “paket” çalışmalarının tamamlanmasını, fazla ayrıntısına girmeden, Amerikalı uzmanların denetimine ve olurlarına sunulmasını istiyorlardı…
Yedi yılı ödemesiz, sonrası ise, faiziyle birlikte geri ödenmeli olan bu Dünya Bankası kredisinden, öncelikle Ohio Üniversitesi uzmanları yararlandı. Yine, onların önerileriyle, birtakım Bakanlık bürokratları ve müdürleri değişik sürelerle “Amerikan eğitim sistemini ve okullarını ziyaret etmek, bilgi-görgü artırmak” üzere bu ülkeye gönderildi, bazı göstermelik staj ve seminerler düzenlendi. Sonuçta da para bitti, proje de yandı bitti, kül oldu, borç da ülkemizin sırtında kaldı…
Yabancı dillerin öğretimi konusunda, benzer bir çalışma da, “Avrupa Konseyi Yaşayan Diller Projesi” (YADEM) adı altında, Milli Eğitim Bakanlığı Talim-Terbiye Dairesi bünyesinde yürütülüyordu. Bunun gibi, onun da yerinde yeller esiyor çoktan. Kaynak kitaplar ve sözlükler ise, sokak kitapçılarında satılıyor. Kendi yaptığımız yöntem kitapçıkları, ders araç-gereçleri işe yaramayınca, yabancı dil öğretiminde ve yabancı dilde kullanılan tüm kaynaklar dışarıdan satın alınarak, her yıl, milyarlarca dolar yurtdışına aktarılıyor. Sonuç ortada!...
1. Yabancı Dille Öğretimden Yana Olanların Gerekçeleri
- Türkiye kalkınmakta olan ülkeler kümesindedir. Sanayi ve bilişim toplumlarının düzeyine çıkabilmenin yolu, bu ülkelerin dillerini çok iyi bilmekten geçer, okullarımızda doğru dürüst yabancı dil öğretilmediğine göre, bu sorunu yancı dille öğretimle çözeriz ancak.
- Artık İngilizce uluslararası iletişim, bilim ve teknoloji dil olmuştur. Dünya ile bütünleşmek ve kalkınmak istiyorsak eğer, bu dili çok iyi öğrenmemiz gerekmektedir.
- Türkçe bilim dili olarak yetersizdir. Bilimsel kaynaklara bir an önce ulaşabilmemiz için İngilizce bilmemiz kaçınılmazdır.
- Yabancı ülkelerde, kendi dillerinde üretilen bilim ve teknolojiyi, ülkemize aktarırken, ne olduğu belirsiz Türkçe sözcük ve terimler kullanmak yerine asıllarıyla almak daha mantıklıdır.
- Bilim ve teknoloji üretmeyen bir ülkenin, bilim ve teknoloji dili olur mu hiç? Bu alanlarda Türkçe yetersizse bunun sorumlusu biz değiliz.
- İletişim ve bildirişim araçlarının bu denli yaygınlaştığı bir çağda, anadilini savunmak ırkçılıktan, tutuculuktan başka bir şey değildir. Bırakın herkes bildiğini yapsın. Kaldı ki, dilde zorlama insan hak ve özgürlüklerine de karşı bir tutumdur.
- Küreselleşen dünyamızda, giderek sınırlar kalkmaya başladı. ABD ve onun güdümündeki ülkelerin baskın gücü karşısında direnmek, ulusal dil ve ekini savunmaya kalkışmak boşuna kürek çekmekten başka bir şey değildir. Akıllı davranıp, bir an önce, bu yeni dünya düzenindeki yerimizi almamız gerekmektedir.
- Türkiye’nin turizm gelirlerini artırabilmesi, herkesin yabancı bir dil öğrenmesine bağlıdır.
- Kolay ve nitelikli bir iş bulmak, yabancı bir dil ya da dilleri bilmekle olasıdır.
- Kendimizi ve ülkemizi başkalarına doğru tanıtmak, yanlış kanı ve izlenimleri ortadan kaldırmak için yabancı dilleri çok iyi konuşmalıyız.
- Sıradan devlet okullarında öğretim-öğrenim tükenmiş durumda. Yabancı dille öğretim yapan okullara seçme öğrenciler gidiyor, birbirlerini kamçılıyorlar, altyapı olanakları daha iyi, sonuçta daha başarılı oluyorlar.
- Ülkemizde, bilimsel nitelikte, ele alınır, tutarlı ders kitapları bile yazılamıyor. Yabancı dille öğretim yapan okullarda kullanılan ders kitapları ve araç-gereçler daha albenili, daha iyi düzenlenmiş, daha bilimsel içerikli, daha geniş kapsamlı. Evet, bu kitaplar daha pahalı, anlaşılmaları daha güç olsa da, çocuklarımızın doğru şeyler öğrenmeleri için bu okulları yeğliyoruz.
- Yabancı dille öğretim yapan üniversitelerimiz, başka ülkelerden de öğrenci ve öğretim üyesini ülkemize çekiyorlar. Bunun ülke kalkınmasına ve yararına doğru bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.
- Çocuklarımızın yabancı dil öğrenmeleri, onların zeka gelişimlerine, başka ülkeleri ve ekinleri tanımalarına, küreselleşen dünyanın koşullarına daha kolay ayak uydurmalarına kaynaklık etmektedir. Ayrıca, yabancı dille öğretim yapan okulları bitiren gençlerin kendilerine özgüvenleri ve toplumsal saygınlıkları daha yüksek, çünkü “bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insan” sayılıyor.
- Başka gerekçeler…
2. Yabancı Dille Öğretime Karşı Çıkanların Gerekçeleri
- Yabancı dil öğretimiyle yabancı dille öğretim birbirine karıştırılmamalıdır. Yabancı dilde öğretim sömürgeciliğin kalıtıdır.
- Yabancı dilde öğretim, öğretici ve öğrenici arasında iletişim kopuklukları yaratmaktadır.
- Türkçenin bilim dili olarak gelişmesini engellediği gibi, bilimsel ürünlerin topluma mal edilmesi konusunda da önemli sıkıntılar yaratmaktadır.
- Etkin öğretim-öğrenim ve verimlilik düzeyi düşmektedir.
- Öğretim ve öğrenimi asıl amacından ulaştırmakta, yabancı dil öğretme-öğrenme birincil amaca dönüşmektedir.
- Kitaplar, araç-gereçler genellikle yurtdışından geldiği için, öğrencilere ve topluma gereksiz mali bir yüklemektedir.
- Seçme öğrencilere, tüm çabalara ve çırpınışlara karşın, yabancı dille öğretimden beklenen verim alınamamıştır.
- Toplumun gereksinimi ve beklentisi, herkese yabancı dil öğretmeye kalkışmak, yabancı dille öğretm yapmak değil, o dili ya da dilleri ileri düzeyde bilen, çeviri yapabilen, amaca yönelik olarak kullanabilen kişileri yetiştirmektir.
- Uluslaşma bilincinin temelinde anadilinde öğretim-eğitim yatmaktadır.
- Anadili bilinci olmayanın ulus bilinci, ulus bilinci olmayanın anadili bilinci olmaz. Bizi bir arada tutan, ulus bilincimizin harcını oluşturan anadili bilincimizdir.
- Toplumsal kalkınmanın yolu anadilinde öğretim-öğrenimden geçer.
- İngilizcenin uluslararası iletişim, bilim ve teknoloji dili olması, tekelci dayatmadan başka bir şey değildir.
- Türkçenin eğitim, bilim, yazın ve sanat dili olmadığını savunmak; dilbilimsel, tarihsel ve toplumsal gerçekliklerle bağdaşmamaktadır.
- Eski sömürgeler ve yeni yarı sömürge ülkelerle tarihsel olarak çok-dilli ülkeler dışında, yabancı dille öğretim sayesinde kalkınmış, çağdaşlaşmış bir ülke var mı ki, biz de bu yolu seçelim? Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç, Finlandiya, Japonya, Çin, İsrail, Rusya gibi ülkeler İngilizce öğretim sayesinde mi kalkındılar, çağdaşlaştılar?
- Gereksinimler ölçüsünde, isteyene istediği ve gereksinim duyduğu düzeyde yabancı dil ya da dilleri öğretmenin, öğrenmenin ortam ve olanaklarını yaratmak kaçınılmazdır. Ancak, bunu beceremiyoruz diye, yabancı dille öğretim saçmalığına düşmek, çocuklarımız ve gençlerimizi yarım-dilli yapmaktan öteye geçmemekte, asıl alanlarıyla ilgili öğrenme güçlüklerini kat kat artırmaktadır.
- Bilgi ve bilim kaynaklarına bir an önce ulaşmak için, bütün öğrenicilerin İngilizce öğrenmesi gerektiğini savunmak, ilkel bir saçmalıktan öte, hiç kimseye doğru dürüst yabancı bir dil öğretememek demektir. Hele hele, bugünkü koşullarda, kalabalık sınıflarda, iyi yetişmemiş öğretmenlerle, test çözmeye, bilgi yüküne ve ezbere dayalı bir yaklaşımla etkin bir yabancı dil öğretimi-öğrenimi yapıldığını sanmak, kendimizi kandırmaktan öteye geçmemektedir. Bunun almaşığı yabancı dille öğretim değildir.
- Yabancı dil öğretimi ya da yabancı dille öğretim öyle sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. “Yabancı dil bilmek”, “ yabancı bir dili kullanmak”, “yabancı dili konuşmak-yazmak-çeviri yapmak”, “yabancı dilde düşünmek”, “yabancı dilde üretmek” çok göreceli kavramlar ya da anlatımlardır. Bütün bunları becerebilmek çok özel koşulları, yetenekleri ve çabayı gerektirir. Kendi kendimizi kandırmanın bir anlamı yok. Yeni bilgi kaynaklarına ulaşmanın yolu, uygar ülkelerde olduğu gibi, çeviri yoluyla bilginin ve bilimin toplumsallaşmasını sağlamak, anadilinde türetilen yeni sözcük ve terimleri anlam yükü ve anlam alanlarıyla donatmaktır. Tüm çabalara, çırpınışlara karşın, yurtdışına çıkmamış, çok özel koşullarda yetişmemiş kaç kişi yabancı bir dilde yazılmış bilimsel yapıtları okuyabiliyor, anlayabiliyor, yorumlayabiliyor, bunlardan yeni çözümlemelere, üretimlere ulaşabiliyor?
- İnsanlık tarihinde ve bugün; yazın, düşünce, bilgi, bilim ve teknoloji gibi uygarlık değerlerinin dolaşımı ve paylaşımı çeviri yoluyla olmuştur. Yetişmiş insan gücü ve çok sınırlı olanakları içinde, 1940’lı yıllarda, çok sayıda terimbilim sözlüğü yayımlanmış, “Tercüme Bürosu” ve üniversite çalışanları aracılığıyla beş yüzün üstünde dünya yazınının yapıtları, ansiklopediler, bilimsel kitaplar Türkçeye çevrilmiş, Türkçe eğitim yapılmış, Hitler Nazizm’den kaçan öğretim üyeleri, başlangıçta çeviri yoluyla, Türkçeyi öğrendikten sonra Türkçe öğretim yapmışlarken; İkinci Dünya Paylaşımı Savaşı’nın hemen ertesinde, Truman Doktirini ve Marshall Planıyla birlikte, ne oldu da toplum bütünüyle dönüştürülmek amacıyla yabancı dille öğretim kamçılanmaya, Cumhuriyet aydınlanmasının değerleri bir bir yok edilmeye çalışıldı?
- Sokaklarımız yabancı dilde yazılmış tabelalardan geçilmiyor, evlerimizin kapılarını “well come” larla kirletiyor, tüm sürücülerimiz İngilizce biliyormuşçasına ya da yabancı sürücülerden yavrularımızı korumak için, arabalarımızın camlarına “baybe on board” yazıları yazıyor, “ok”leri, “bye bye”ları Amerikan sakızı olarak çiğniyor, bunlar yetmiyormuş gibi, her askeri darbenin ardından da, kendi sözcüklerimizi yasaklamak densizliğini gösteriyoruz. Bu, hangi usun, hangi ulus ve dil bilincinin, hangi cumhuriyete saygının, hangi yurtseverliğin ve hangi Atatürkçülüğün ürünü olabilir?
- Bir dil, kendi kendine gelişmez, güzelleşmez, varsıllaşmaz. Onu konuşucuları, yazıncıları, bilimcileri, kullanıcıları geliştirir, güzelleştirir, çağdaşlaştırır ve varsıllaştırır. Yabancı dillerin kuşatmasındaki bir dil, birkaç kuşak sonra kaybolup gider ya da Osmanlıca gibi ne olduğu belirsiz bir yapay dile dönüşür.
- Asıl olan öğrenmek, öğrendiklerimizi içinde yaşadığımız ekin, toplum ve doğada sınamak, birebir denklik kurmak, yorumlamak, anlamlı sonuçlar çıkarmaksa eğer, yabancı dille öğretim yaptırmak, tüm bu gerçekliklerin dışında, çocuklarımızı ve gençlerimizi yapay, soyut, ezberci bir öğrenim dizgesine sürüklemektir. Kastımız yoksa eğer, çocuklarımızla bir alıp veremeyeceğimiz mi yoksa?
- Yabancı dille öğretim yapan eğitim kurumlarımızda okuyan öğrencilerimizin göreceli bir başarıları söz konusuysa eğer, bunun nedenini, yabancı dille öğretimde değil, başka yerlerde aramak gerekir.
- Yabancı dille öğretim yapan okullarda insan gücü, zamanı ve emeği boşa harcanırken, belki de en zeki çocuklarımızı kendi ellerimizle beyin göçüne hazırlıyor, başka ülkelere yetişmiş, ucuz insan gücü ihraç ediyor, ayırdında olarak ya da olmayarak ülke damarlarını kurutuyor, geleceğimizi karartıyoruz.
- Her dil bir ekin taşıyıcısıdır. Yabancı dille öğretim aracılığıyla çocuklarımızı kendi dillerine, ekinlerine ve toplumlarına yabancılaştırıyor; başka bir dilin ve ekinin özentili savunucuları yapıyoruz.
- Yabancı dille öğretim, ulus dilinin bozulmasına, gelişememesine, güdük kalmasına, “kolej dili”, “ODTÜ dili”, “Bilkent dili” gibi karma yapay dillerin oluşmasına, giderek iletişim karmaşasına ve aile içi kopmalara neden olmaktadır.
- Çocuklarımız, yabancı dil öğrenecekler diye kurslardan kurslara koşmakta, kedi dillerini geliştirmeye, kendi dillerinde kitap okumaya zaman ayıramamakta, anadili bilinci ve varsıllığına dayanmayan bir yabancı dil öğretimi-öğrenimi de bir işe yaramamaktadır.
- Saygın ülke olmak, uluslararası örgütlere katılmak, başka ülkelerle sağlıklı ilişkiler kurmanın yolu, yabancı dille öğretim yapmaktan, herkese yabancı bir dil öğretmeye kalkışma aymazlığından değil; kendi ulusal değerlerini korumaktan, ulusal kalkınmayı gerçekleştirmekten, insan hak ve özgürlüklerine dayalı demokratik bir toplum yaratmaktan geçmektedir.
- “Bir dil bilen bir insan, iki dil bilen iki insan” özdeyişi doğru olsaydı, en büyük bilginler ve sanatçılar en çok dil bilenler arasından çıkar, halen daha eski sömürgenlerin dillerini konuşan-yazan ülkeler en kalkınmış ülkeler olurlardı.
- Başka gerekçeler…
3. Her İki Görüşün Arasında Kalanlar
Bu kümedekiler, daha çok “orta yolcular” ya da her an, her iki görüşe de yakın ve yatkın olup, konunun üzerinde fazla durmadan, başka seçenekleri olmadığını düşünerek, ne yapacağını bilemeden, kararsız kalan, günlük gidişe ayak uydurmaya çalışan, “evet, ama…” diyenlerdir.
Sonuç Yerine
Tek tek bu söylenenlere bakıldığında, Nasreddin Hoca’nın dediğine benzer bir biçimde, sanki “herkes haklı” gibi! İstenen de bu zaten: Bilinç karmaşası yaratmak, bulanık suda balık avlamak…
Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da toplum ikiye, üçe bölünüyor yeniden. Osmanlı’da olduğu gibi, çok-başlı eğitim (yabancı dille öğretim yapan okullar, vakıfların denetimindeki medreseler, ne olduğu belirsiz devlet okulları), beraberinde çok-başlı bir toplumsal yapılanmayı doğuruyor, bu da ister istemez, yakın tarihimizde yaşadığımız gibi, emperyalizmin bilinen “böl, parçala, yönet” oyunlarıyla bağdaşıyor. Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, NATO ve diğer uluslararası tekellerin varlığını nasıl açıklamalı?
Denizaşırı bir yerlerde düzenlenen sömürme planları, işbirlikçileri aracılığıyla topluma dayatılıyor, ikide bir gündem değiştiriliyor, boğazlar sıkılıyor, savaş çığırtkanlıkları yapılıyor, milli ve manevi duygular kaşınıyor, saçma sapan dedikodular ve karşı söylemlerle yolunda gittiğini sandığımız her şey alt-üst ediliyor, aydınlanma değerleri ayaklar altına alınıyor, anamalcı düzenler uğruna beyinler yıkanıyor, başkalarının çıkarları ve istemleri doğrultusunda ülke insanları birbirlerine kırdırılıyor, ülkelerin onuru ve yüzakı bilim-sanat insanları görünmez ellerce ortadan kaldırılıyor, ilerlemeci kurumlar kapatılıyor, aracıları ve tefecileri aracılığıyla ulusal kaynaklara el konuluyor, bizim de “bir elimize kuran, bir elimize bilgisayar” tutuşturuluyor, oyun oynayıp, dua edelim diye…
16 Haziran 2012 Cumartesi
TÜRKÇENİN MÜZİĞİNE İLİŞKİN SAPTAMALAR
TÜRKÇENİN
MÜZİĞİNE İLİŞKİN BAZI SAPTAMALAR
Ali Z.
Demir
Ünlüleri çok olan dillerden biri Türkçe.
“Vokalik” bir dil diyor Fransızlar buna. Ünlü-ünsüz uyumları daha müziksel bir
tını katıyor ona. Böyle olunca da, salt Türkçe sözcüklerden oluşan bir metnin,
bir şiirin sesletimi; vurgusu ve ezgisiyle kulağa çok hoş geliyor. Biz, sürekli
duyduğumuz, kanıksadığımız için bunun ayırtına varamıyoruz belki. Sözünü
ettiğim, Türkçe sözcüklerden oluşan bir metnin sesletimi ya da konuşucunun
söyledikleri. Ancak, aynı dil, başka dillerden ödünçlenen sözcük ve
tamlamalarla tam bir “çorba” dile, bir tür “kakafoniye” de dönüşebiliyor.
Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce, Latince, Yunanca gibi dillerden alınan
sözcüklerle örülü bir Türkçenin ne güzelliği kalıyor ne uyumu ne de müzikliği.
Türkçenin, kendi içindeki tutarlılığı bir
yana, oldukça da “tutucu” bir dil olduğunu söylemek de olası. Farsçanın, Arapçanın,
Fransızcanın, 1950’lerden sonra da İngilizcenin kuşatmalarına, birtakım
yöneticilerin ve okumuşların tüm değerbilmezliklerine karşın, halkın ve
bilinçli aydınların çabalarıyla ayakta kalması, varlığını sürdürmesi, bir ulus
dili olma niteliğini koruması, biraz da buna bağlı olsa gerek. Konuya ilişkin
birkaç gözlemimi paylaşmak istiyorum.
1981-1985 yılları arasında, Fransa’nın
Nancy II Üniversitesi’nde, “Uygulamalı Dilbilim” alanında doktora çalışması
yapıyorum. Doktora hazırlık derslerinden biri de “Uygulamalı Sesbilim”. Dersin
sorumlusu ve sesbilim işliği müdürü
Profesör Ferdinand Carton, İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı
Bölümünden değerli öğretim üyesi Berke Vardar’la tanışıyor. Türkçeye ilişkin okuduğu
ya da duyduğu bazı kuramsal bilgiler kendisini doyurmamış olacak ki, ilerlemiş
yaşına karşın, bu alanda doktora çalışması yapacak bir Türk öğrenci arıyor.
Lisans ve yüksek lisans derslerinde, dönüp dolaşıp Türkçeden, Türkçenin sesçil
yapısından, ünlü-ünsüz uyumlarından örnekler veriyor. Verdiği örneklerin doğru
ya da yanlış olup olmadıklarını da bana soruyor. Alanın uzmanı olmadığım için;
onay verdiklerimden, söylediklerimden kuşkulanmaya, dahası utanmaya başlıyorum.
Fransızca öğretmeniyim, Fransızcanın birtakım dilbilimsel özelliklerini
biliyorum da, Türkçeye ilişkin bilgilerim çok sınırlı. Nasıl olsa anadilim,
edinip gitmişim farkında olmadan. Türkçe Dilbilgisi derslerinde de dilin
kullanımından, işleyişinden çok, ezbere dayalı dil bilgileri verilmiş hep. Bir
öğrenci, kendi dilinin sınavında kopya çeker mi hiç?…
Bir gün,M. Carton, ders sonrasında çalışma
odasına çağırıp, üç ay sonra vereceğim seminerin konusunun “Türkçenin Ses
Yapısı” olacağını; Nancy Üniversitesinde yeterli kaynak bulamazsam, Strasbourg
ve Paris Üniversiteleri ile Ulusal Kütüphanede yapacağım araştırmalarla ilgili
her türlü giderlerin üniversite tarafından karşılanacağını, seminere öğrencilerin
dışında öğretim üyelerinin ve yardımcılarının da katılacağını, konunun birçok
araştırmacıyı ilgilendirdiğini söylüyor. Türkçenin sesbilgisi konusunda doktora
çalışması yapmadığım için de biraz kırgın davranıyor sanki. Paçalarım tutuşuyor
elbette. Her şey bir yana, anadilime ilişkin söyleyeceklerimin doğru ve
doyurucu olması gerekiyor becerebildiğimce. Sırada başka dersler, başka
seminerler, bir de hazırlık tezinin yazımı tasarısı var. Okudukça yeni
okumalar, araştırdıkça yeni araştırmalar birbirini kovalıyor. Uykularım kaçıyor
iyiden. Pişman oluyorum ya da ediliyorum bu konuyu tez konusu olarak seçmediğime…
Kış dinlencesinden yararlanarak Paris’e
gidiyorum. Louis Bazin ve Alfred Morer’in “Türkçe Dilbilgisi” kitaplarını, Doğu
Dilleri ve Ekinleri Ulusal Enstitüsü’ndeki (INALCO) makaleleri inceliyorum
elimden geldiğince, zamanım elverdiğince. Söz konusu yapıtlardaki
yaklaşımların, kuralların ya da örneklemelerin yarı Türkçe, yarı Osmanlıca
olduklarını, bu tür örnekler ve çıkarımlarla sağlıklı bir Türkçe sesbilim, sesbilgisi,
dilbilim, dilbilgisi, vb. çalışmalarının yapılamayacağı sonucuna varıyorum
kendimce. Türkiye’den getirttiğim Doğan Aksan, Ömer Demircan ve Nevi Selen’in
kitapları daha doyurucu geliyor diğerleri yanında.
Paris dönüşü, Nancy Üniversitesinin elektronik
kayıt ve çözümleme araçlarıyla donatılmış sesbilim işliğinde, Türkçenin ses yapısına
ilişkin birtakım deneysel çalışmalar yapıyoruz M. Carton’un yardımcısı Philippe
Deschamps’la. Örneğin; biri salt Türkçe sözcüklerden, diğeri ise Osmanlıca sözcükler
ağırlıklı iki metin hazırlıyorum sesbilim çözümlemelerini yapmak için. Ben, önümüzdeki sesalıcısına metinleri
okurken, Philppe de, karşımızdaki bilgisayarın ekranında seslerin dalga
boylarını ve genişliklerini izliyor, yazıcıdan aldığı çıktıları inceliyor.
Türkçe bilmediği halde, kısa süre içinde, hangi sözcüklerin Türkçe,
hangilerinin “yabancı” olduklarını sezinlemeye, ekrandaki dalga boylarına
bakarak tepki vermeye başlıyor. Sonuçlar, nerdeyse birbirini olumsuzlayacak
denli ilginç çıkıyor. Çok kaba bir benzetmeyle, Türkçe sözcüklerden oluşan
metindeki seslerin bilgisayardaki görüntüleri sağlıklı bir bireyin yürek grafiklerinin
görüntülerini andırırken, Osmanlıca metnin çözümü de, daha çok, yürek
çarpıntısı geçirmekte olan bir hastanınkini imliyordu.
Konuşmamı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile
öğretmenim Tahsin Saraç’tan aldığım iki Türkçe şiir ve Nedim’den aldığım bir
Osmanlıca şiirle bitiriyorum. Seminere katılanlar, neyin Türkçe, neyin Türkçe
olmadığını anlamakta zorluk çekmiyorlar kuşkusuz. Seminer sonunda, M. Carton, kendi
saptamalarını yaparken, Türkçenin, (Öz Türkçenin) yapısıyla, sesletimiyle,
ünlü-ünsüz uyumuyla, vurgusu, ezgisiyle ne denli ilginç, ne denli “müzikal” bir
dil olduğunu, bu çerçevede yapılacak çalışmalardan, dilbilim adına çok önemli
sonuçlar ve uygulamalar elde edilebileceğini vurguluyor. Doktora tez konusu
arayışında olan Nebahat Açıktan’la tanıştırıyorum kendisini.
Öğrenciliğim ve öğretmenliğim sırasında,
Fransızcanın çok güzel, çok “melodik” bir dil olduğunu sıklıkla duyardık da,
kimse Türkçe için aynı şeyleri söylemezdi nedense. Daha sonraki yıllarda,
birtakım yurtdışı deneyimlerimde, Türkçe gündeme geldiğinde, Türkçe bir şiir,
bir türkü söylendiğinde, benzer şeyleri yabancılardan, özellikle de Fransızlardan
duymak çok hoşuma giderdi. Ne söylediğini anlamasalar da, Ruhi Su’nun sesini duymaktan, Genco Erkal’ın ağzından Nazım
Hikmet ve diğer ozanlarımızın şiirlerin Türkçe dinlemekten büyük tat aldıklarına
tanık oldum. Salt bu nedenlerle Türkçe öğrenmek isteyenlerle karşılaştım. Sabahattin
Eyuboğlu’nun “ Şiirle Fransızca” denemesinden yararlanarak, bir tür “Şiirle Türkçe”
yaklaşımı yolunu izleyerek. Zaman zaman tökezlesem de, mutluluk duydum hep Türkçeyi
yabancılara öğretmekten. Daha da önemlisi, Türkçeyi daha çok sevmeme, dilimi
daha özenli kullanmama, dil bilincimi pekiştirmeye kaynaklık etti bu
uğraşılarım.
Bir dili güzel konuşmanın, güzel
seslendirmenin ne denli önemli olduğunu başta öğretmenler ve öğrenciler olmak
üzere, sesle iş yapan, toplum karşısında konuşan, belli bir dil bilinci olan
herkes çok iyi bilir kuşkusuz. Ancak, ne yazık ki, bu bize erken yaşlarda,
evde, okulda ve çevrede, gerektiği gibi öğretilmedi, öğretilmiyor. Hele hele,
basın-yayın organları ve iletişim ağının bu denli geliştiği, yaygınlaştığı
iletişim çağında, başta televizyonlar olmak üzere, bir çok yönden, tam bir bildirişim
fırtınası altında olmamız; yalnız sözcük, kavram ve terim düzeyinde değil, aynı
zamanda yanlış sesletim, vurgu ve tonlama düzeylerinde de, çarpık kullanımlara
sürüklüyor toplumumuzu. Sokakların dilinden başlayarak, Türkçeyi dışlama
sapkınlığı, televizyonlar, bilgisayarlar, cep telefonları, internet
aracılığıyla evlerimize, odalarımıza dek giriyor; çocuğu, genci ve yaşlısıyla
tüm toplumumuzu kuşatıyor. Her gün, televizyonları kullanan sorumluluk
düzeyindeki siyasetçiler, konuşucular ve sunucuların, küreselleşmenin bu
“bırakınız geçsinler, bırakınız yapsınlar” anlayışsına “dur” demeleri gerekirken,
dil kullanımı ve sesletiminde büyük bir aymazlık içindeler. Öyle ya, yaşam
biçimi ve yönetim anlayışında Osmanlıya benzemek çabasında olanların, dil
kullanımlarında da farklı bir tutum içinde olmaları beklenemez elbette. Cami
imamlarının konuşmalarını andıran son hece vurgulu Türkçe ya da
Amerikan-İngiliz aksanlı dil
kullanımlarıyla yatıp kalkıyoruz her
gün. anlatımlar.Üstelik, “ileri demokrasiyi” ağızlarından düşürmeyenler,
istedikleri her şeyi, istedikleri gibi asıp, kesip, doğrayıp “millet adına” halka
sunarken, dilimizin de kendi payına düşeni alması, gerçek bir karmaşanın içine
sürüklenmesi kaçınılmaz görünmektedir. “Her şeyi ben bilirim. Dilim var
konuşurum. İstediğim kelime ve tertipleri seçer, istediğim manaları yükler,
istediğim yerlere millet adına nokta koyar; söve söve, döve döve de millete
yuttururum. Kim karışabilir bana?...”.
Gerçekten de, cumhuriyetimizin ilk
evrelerini, Atatürk’ün ve onun izinde gidenlerin dil duyarlılıklarını bir yana
bırakırsak, toplumun genelinde Türkçe-Osmanlıca, hatta
Arapça-Fransızca-İngilizce-Arapça ikileminden, üçleminden ya da dörtleminden kurtulamadık
bir türlü. Türkçeyi yadsırken, dışlarken, diğer dilleri göklere çıkardık,
kutsadık nerdeyse. Aydınlanmanın A’sından haberi olmayanlar, Türkçe ezanla alay
edip, Arapçayı Tanrı dili sayarken, bunun üzerinden siyaset yapmaktan
utanmadılar ne yazık ki!...Şimdilerde de, becerebilirlerse eğer, yeni
eğitim-öğretim izlenceleriyle iyiden Arapçalaştırmak istiyorlar dilimizi, dinimizi,
bilincimizi ve toplumumuzu. Tarih hiç yaşanmadı sanki!...
Ülkemizin birliği, dirliği ve esenliği
için dilimizi önemsememiz, kendimizle ve toplumumuzla barışık olabilmek için
ona sıkı sıkıya sarılmamız, yücelmek için öncelikle onu yüceltmemiz kaçınılmaz
görünmektedir. Unutmamak gerekir ki, bir dil konuşucularının ağzında korunur,
gelişir, güzelleşir ya da bozulur, güdük kalır, çirkinleşir ve ölüp gider.
Dünden bugüne kalan en temel öğretilerden biri de bu olsa gerek…
29 Mayıs 2012 Salı
NAZIM HİKMET ET SA CONTRIBUTION A LA LITTERATURE TURQUE
Centre Culturel Anatolie, le 11 avril 2011, Paris
Sa vie
Il est né en 1902, a Salonique et il est mort
le 3 juin 1963 a Moscou. Il est petit-fils d’un pacha ottoman qui
compose des poemes avec la metrique classique du Divan. Nazım Hikmet écrit son
premier poeme : « Le cri de la Patrie » en 1913. En 1914,
L’Empire ottoman entre en guerre a coté de l’Allemagne et en sort vaicu. Nazım
Hikmet commence l’Ecole navale en 1015 et la finit en 1919. La Révolution russe
éclate en 1917. Le Premier poeme de Nazım est publié en 1918 dans la Revue
« Yeni Mecmua » intitulé « Pleurent-ils aussi sous les cypres ? ».
En 1919, sa mere et son père divorcent. L’Anatolie est aux mains des Alliées. Mustafa
Kemal et ses amis débarquent a Samsun pour organiser la Guerre d’Indépendance
contre les occupants étrangers et contre l’Empire ottoman . Les forces
alliées occupent Istanbul le 16 mars 1920. Mustafa Kemal ouvre la Grande
Assemblée nationale de la Nouvelle Turquie le 23 avril 1920 a Ankara. Mustafa
Kemal demande d’aide de Lénin contre les occupants impérialistes. Le 18 octobre
1920, il crée un parti communiste turc qui sera fermé quelques mois plus tard.
Le 31 octobre, Nazım et son proche ami Vala Nureddin quittent Istanbul pour
venir joindre les Indépendantistes a Ankara. Pendant ce long voyage a pied dans
la plupart que Nazım Hikmet connait la « réalité anatolienne » et les
conditions de vie des paysans.(1). A la suite d’un court entretien avec Mustafa
Kemal et Ali Fuat Cebesoy, pacha lui aussi, pruche collaborateur de Mustafa
Kemal et oncle de Nazım, ils sont renvoyés a Bolu, une ville entre Ankara et
Istanbul pour enseigner dans un lycée, car Vala est myope et Nazım a été exclu
de l’Armée ottoman a cause de sa maladie. Ils y restent une année scolaire et
partent, cette fois-ci, vers l’Union soviétique via la Mer noire et Batoumi
en1921. C’est la qu’il voit le poeme de Maikovski écrit en russe et en vers
libre sans le comprendre et lui aussi écrit son premier poeme en vers libre
apres avoir vu la misere des paysans russes au cours de son voyage en train vers
Moscou : « Les pupilles des affamés ». Nazım ve Nureddin entrent
a l’Université communiste des peuples d’Orient (KUTV), octobre 1922. Apres la
victoire de la Guerre d’Indépendance et la Proclamation de la République, Nazım
retourne a Istanbul, en 1924. Il est déjà membre du Parti communiste turc
clandestin, travaille pour une courte durée, au bureau d’Izmir du journal
d’Aydınlık et une année plus tard, repart secretement pour l’URSS, a la suite
de l’application de la loi de pacification contre les révoltes réactionnaires. Nazım
est jugé, la premiere fois et condamné a quinze ans de prison pour distribuer
de tracts, le premier mai de 1925. La peine de quinze ans de Nazım Hikmet est abrogée
avec l’amnistie du 29 octobre 1926. Il publie son premier recueil de poemes en
turc a Bakou en 1928 : « Chanson de ceux qui boivent le
soleil ». Le 16 janvier 1928, les membres du Parti communiste en Turquie
sont arretés et Nazım est jugé et
condamné a trois mois de prison par contumace. Il a été arrété a Hopa, a la
frontiere géorgienne au moment ou il entrait clandestinement en Turquie. Il
reste aux prison de Hopa, puis de Rize, puis
il est transféré a la prison d’Istanbul. Un nouvel alphabet a été adopté
et adapté a la suite de l’alphabet latin, le 1e novembre 1928. Nazım est libéré le 23
décembre 1928. Juin 1929, il commence a écrire des articles dans le journal
« Resimli Ay » sous le titre de « Nous détruisons les
idoles ». Des jeunes d’extreme-droite attaquent les locaux du journal, le
7 juillet 1929. Juin 1930, La firme américaine Columbia sort un disque des
poemes de Nazım, lus par lui-meme, « Le Saule pleureur » et
« Mer Caspienne ». Le disque est écouté dans beaucoup de cafés en
Turquie. Le premier mai 1931, il est mis a garde a vue avec plusieurs personnes
identifiées comme communistes. En 1931, Nazım est acquitté du proces ouvert par
la cour pénale d’Istanbul contre ses poemes publiés. Le 10 juin, trois poemes
traduits de Nazım sont publiés, pour la premiere fois en français, dans la
revue Bifur a Paris. Janvier-février 1932, un article sur Nazım parait dans la
revue The Bookman a New York. Le 18 mars 1933, Nazım est de nouveau a garde a
vue pour délit de propagande communiste suite a la publication du livre
« Le Télégramme est arrivé la nuit ». Le 31 mai, ilest interpellé
pour avoir participé a la création d’un réseau communiste en vue de renverser
le régime en place et est incarcéré a la prison de Bursa. Le 29 juillet, Nazım
Hikmet est condamné a six mois de prison dans l’affaire de « Le Télégramme
est arrivé la nuit ». La meme année, il est aussi condamné a douze mois
d’emprisonnement pour un autre poeme et
a cinq ans de prison a l’issue du proces du Parti Communiste. Nazım est libéré,
le 4 aout 1934, a la suite de l’amnistie générale pour le 10e
anniversaire de la République. Trois poemes de Nazım sont publiés dans un
manuel de « L’Histoire de la littérature contemporaine » pour classes
de terminale préparé par Mustafa Nihat Özön en 1934 et en 1935, La Direction de
la Presse et de L’Information de Turquie inclut quelques poemes de lui dans une
anthologie publiée en français : « Les Ecrivains turcs
d’aujour d’hui ». En 1936, la revue Commune publie quelques extraits
de « Lettres a Taranta-Babu ». Le 1e juin 1936, la revue
Orak-Çekiç annonce l’exclusion de Nazım Hikmet du Parti communiste turc. Il est
arreté de nouveau a Istanbul pour propagande communiste au mois de décembre
1936 et libéré, un mois plus tard, sous caution. Le 21 juin, Nazım et ses amis
sont acquittés au proces en cours pour propagande communiste. Le 17 janvier
1938, il s’est arrété, cette fois-ci, pour « incitation a la révolte des
cadets » et il est transféré a la prison de d’Ankara. Il est jugé par des
tribunaux différents et est condamné, au total, 28 années et 4 moi de prison.
Et une longue vie de prison commence a Ankara, puis a Istanbul, a Çankırı
et a Bursa. Nazım écrit une lettre a Mustafa Kemal Atatürk, quelques mois avant
sa mort, le 17 aout, pour demander sa libération. Nazım commence a rédiger
« Epopée de la Guerre D’Indépendance » a la maison d’arret d’Istanbul
en 1939. Il est transféré a la prison de Çankırı avec Kemal Tahir, jeune
romancier, janvier 1940 et a la fın de la meme année a la prison de Bursa.
C’est la qu’il commence a rédiger «Paysages Humains », le 17 juin 1941.
Avec le mouvement de traduction des classiques du monde entier au Ministere de
l’Education National sous la direction du ministre Hasan-Ali Yücel, Nazım traduit en turc, le roman « Guerre
et Paix » de Tolstoi, avec Zeki Paştımar. Un comité pour la libération de
Nazım a éte créé a Paris, a l’initiative de l’Union des jeunes turcs
progressistes, soutenu par plusieurs intellectuels français et autres y compris
Jean-Paul Sartre, Pablo Picasso, Paul Robeson, Louis Aragon, Tristan Tzara,
Charles Dobzynsky, etc. Tristan Tzara, responsable de ce comité, L’Association
internationale des juristes a Bruxelles, des intellectuels turcs écrivent des
lettres au président de la République et au président du Parlement, pour la
libération de Nazım Hikmet (1949, 1950). Le 8 avril 1950, Nazım commence sa
premiere greve de la faim a Bursa, le 9 avril, il est transféré a la prison
d’Istanbul. IL suspend sa greve a cause de son état de santé et sur la demande
des médecins et de ses amis. Il la reprend une deuxieme fois, le 2 mai 1950. Sa
mere Celile Hanım lance une campagne de signature a Istanbul, le 9 mai. Les
étudiants turcs publient un hebdomadaire intitulé Nazım Hikmet, le11 mai. Le 12
mai, les poetes du mouvement « Garip =Etrange » ; Orhan
Veli, Melih Cevdet et Oktay Rifat entament une greve de faim en solidarité avec
le poete. Le 19 mai, Nazım finit sa greve de la faim et le 15 juillet, il est
libéré a la suite d’une amnistie générale accordée par le nouveau gouvernement
d’un parti pro-américain (DP) qui est arrivé au pouvoir le 14 mai 1950. Nazım
retrouve donc sa liberté apres un séjour ininterrompu en prison de 12 années, 5
mois et 28 jours. (Au total :14 années, 6 mois et 27 jours) . Le 22
novembre 1950, Nazım (absent) partage le Prix international de la Paix
avec Picasso, Pablo Neruda, Paul Robeson
et Wanda Jakubowska. Le 8 juin 1951, Il
est appelé a l’Armée a l’age de 49 ans pour qu’il fasse son service militaire
alors qu’il soit malade et qu’il soit diplomé d’une école militaire. Le 17 juin
1951, Nazım, laissant sa femme Münevver et son fils Mehmet qui vient de naitre,
quitte clandestinement la Turquie « en compagnie d’un camarade »
(Refik Erduran), en boat d’abord, puis dans un bateau roumain dans la Mer
Noire, et il arrive a Moscou via Bucarest, le 29 juin 1951. Le 25 juillet 1951,
Nazım est déchu de sa citoyenneté turque par la décision du Conseil des
ministres. Dans les années suivantes Nazım Hikmet voyage beaucoup dans le monde
et participe aux festivals : Aout 1951, Festival mondial de la jeunesse a
Berlin ; novembre 1951, au Congrés mondial de la Paix a Vienne ; juin
1952, au Conseil mondial de la Paix a Pékin ; janvier 1955, a la Réunion
du comité de direction du Conseil mondial de la paix a Vienne ; aout 1955,
a la Conférence mondiale de la Paix a Hiroshima ; mai 1958, premiere
visite a Paris ; juillet 1958, au Congres mondial de la Paix a Stockholm ;
mars 1960, a une conférence a
Beyrouth ; avril 1961, deuxieme visite a Paris ; mai 961, a Cuba, il
transmet a Fidel Castro le prix décerné par le Conseil mondial de la
Paix ; février 1962, au Congres des écrivains afro-asiatiques au
Caire ; avril 1962, au congres du Parti communiste turc a Leipzig ;
novembre-décembre, 1962, voyages a Milan, Rome, Florence, Paris, etc. avec
Vera ; février 1963, au Congres des écrivains afro-asiatiques a
Tanganyika ; 3 juin 1963, mort du poete chez lui, a Moscou et enterré au
Cimetiere de Novodievitchi apres une cérémonie dans les locaux de l’Union des
écrivains soviétiques. Nazım était toujours interdit en Turquie, dans sa
propre langue entre 1938-1964. UNESCO a célébré le 100e anniversaire
du poete au cours de la « Journée mondiale de la Poésie », le 21 mars
2002. Et le 15 janvier 2009, sa citoyenneté lui a été rendue de façon posthume, par le Conseil des
ministres « reconnaissant que les crimes dont on l’accusait alors
n’étaient plus considérés aujourd’hui
comme tels ».(2)
Son
œuvre et sa contribution a la littérature turque
Nazım Hikmet a quinze recueils
de poemes, neuf pieces de théatre, six recueils d’articles dans les
journaux et revues, cinq recueils de correspondances, trois romans, un recueil
de contes, un recueil de fables, un recueil de communications, un recueil de
contes traduits, un roman traduit (avec Zeki Baştımar).
Nazım est, pour beaucoup de littéraires et
critiques, le plus grand écrivain turc du XXe
siecle. On peut dire que c’est lui qui est devenu un vrai pont entre la
littérature ottomane dans sa langue incompréhensible par le peuple et la
littérature moderne de la Jeune République en langue turque qui s’approche de
nouvelles couches sociales et de leurs problemes dans tout le pays. C’est lui
qui utilisé plus de 40.000 mots dans ses
œuvres. C’est lui qui a influencé presque tous écrivains de gauche et de
droite. C’est lui qui a réussi, la premiere fois, le vers libre dans la poésie
turque. C’est lui qui le plus traduit a l’étranger. C’est lui qui a réconcilié
le mieux le verbe et l’action pendant toute a vie :
«Moi un homme
Moi
Nazım Hikmet,
peote communiste turc moi
Ferveur des pieds a la tete
des pieds a la tete combat
La nostalgie et l’espoir moi »
Malgré une vie douloureuse, il garde toujours
son amour, son espoir, son optimisme, sa joie et sa force de vie et de combat
pour un monde meilleur :
« Je suis dan la clarté qui s’avance
Mes mains sont toutes pleines de désirs, le
monde est beau.
Mes yeux ne se lassent pas de voir les arbres,
Les arbres si pleins d’espoir, les arbres si
verts.
Un sentier ensoleillé s’en va a travers les
muriers
Je suis a la fenetre de l’infirmerie.
Je ne
sens pas l’odeur des médicaments,
Les œillets ont du s’ouvrir quelque part.
Etre captif, la n’est pas la question,
Il s’agit de ne pas se rendre, voila. »(3)
Pour lui, l’amour, la pensée et l’action sont
inséparables :
« …
Je
suis parmi les hommes, j’aime les hommes / J’aime l’action / J’aime la pensée / J’aime mon combat / Tu es
un etre humain dans mon combat / Je t’aime. »(4)
Ou encore :
« On nous a eus. / Nous sommes en prison,
/ Moi dans les murs, / Toi dehors. / Mais qu’importe ce qui nous arrive. / Ce
qui est pire, / C’est de porter en soi la prison. Conscients ou inconscient, / Tant
d’hommes en sont la, / Tant d’hommes honnetes et laborieux et bons / Qu’on
pourrait aimer comme je t’aime. »(5)
Nazım
passe, la derniere fois (1938-1950), plus de 12 ans de prison suite a un
complot d’incitation de l’Armée a la révolte contre le gouvernement, il souffre
beaucoup , mais il continue toujours a
créer, a travailler, a transformer la prison en une école de la littérature et
de beaux arts. Il lit, il écrit, il traduit, il corresponde avec ses amis, avec
sa femme Piraye, une vraie intellectuelle, avec des jeunes écrivains en prison
comme lui ou a l’extérieur, il donne des cours de français, des cours de
l’écriture, des cours du turc, des cours de peinture, meme a des illettrés
comme Ibrahim Balaban qui est devenu un peintre connu en Turquie. Les grands romanciers,
nouvellistes ou poetes comme Kemal Tahir, Orhan Kémal, Sabahattin Ali, sont
instruits, guidés en prison par Nazım Hikmet ou encore orientés. Il a également
des contacts directs ou indirect avec Adalet Cimcoz, Vala Nureddin, Mehmet
Fuat, Abidin Dino, Kemal Sülker, A Kadir, Cahit Sıtkı Tarancı, Orhan Veli,
Oktay Rifat, Melih Cevdet, Bedri Rahmi Eyuboğlu, etc..Il n’a pas peur de la
mort, mais il a le regret d’un chant inachevé. Dans une lettre écrite, a sa
femme Piraye, il dit ceci :
« Ma seule au monde,
tu me dis dans ta derniere lettre :
« Ma tete éclate, mon cœur défaille,
S’ils te pendent
si je te perds
j’en
mourrai ».
Tu vivras, ma femme,
Mon souvenir comme une fumée noire
se dispersera dans le vent.
Tu vivras, sœur aux cheveux roux de mon cœur
Les morts n’occupent pas plus d’un ans
les gens du vingtieme siecle.
Mais
rassure-toi, ma bien-aimée, si la main noire
et velue d’un pauvre tzigane
finit par me mettre la corde au cou
ils regarderont en vain
dans les yeux bleus de Nazım
pour y voir la
peur.
Dans la crépuscule de mon dernier matin
je verrai mes amis et toi
Et je n’emporterai sous la terre
Que le regret d’un chant inachevé.
Femme mienne
Mon abeille au cœur d’or
Mon abeille aux yeux plus doux que le miel
Pourquoi ai-je écrit qu’on me demande ma
mort ?
Le proces ne fait que commencer
On n’arrache tout de meme pas la tete d’un
homme
comme on arrache un navet.
Allons ne t’en fais pas
Ce ne sont que des possibilités lointaines.
Si tu as de l’argent
Achete- moi un caleçon de laine
J’ai encore la sciatique dans ma jambe
Et n’oublie pas que la femme d’un prisonnier
Ne doit pas avoir de noires pensées. »(6)
La poésie de Nazım Hikmet est une révolution
dans la littérature turque, pas seulement du point de vue de contenu, de style
et de forme, mais aussi du point de vue de la langue et de son indépendance
vis-a-vis de l’arabe, du persan et d’autres langues étrangeres. Il a toujours
soutenu les réformes kémalistes et a beaucoup contribué, au développement de la
langue et de littérature. A la suite de la Réforme linguistique en 1928 et en
1932, il disait cela dans l’un de ses articles parus au journal
« Akşam », le 12 novembre 1934 : « Le turc est au point tournant.
Il le dépassera tot ou tard. La purification de notre langue, comme de l’eau
ensoleillée coulera en traversant tous le obstacles.
L’eau est
mousseuse, impure dans les lieux tournants … Elle y est agitée…(…)
Notre langue supprimera, d’abord, la différence
entre la langue parlée et la langue écrite, et puis, nous allons purifier et éclairer les deux.
Moi, je n’ai pas peur des mots nouveaux. Un maçon habile peut les
utiliser dans cette nouvelle construction comme il faut. Ce qui est important,
c’est d’etre habile…
La langue marche… On ne peut pas se résister
devant celle qui marche… ».(7)
Nazım, quelles soient les conditions ou il
est, croit toujours a la « grande humanité », « au lendemain
plus heureux et essaye d’infliger cette croyance au cœur des gens. »(8) La
vie est belle et le monde suffit a tout le monde :
………………………………………………………………………
« Pense Taranta-Babu :
Le cœur
la tete
et le bras de l’homme
fouillant les enrailles de la terre
ont créé de tels dieux aux yeux de feu
Qu’ils peuvent écraser la terre d’un coup de
poing.
L’arbre qui donne des grenades une fois par an
peut en donner mille fois plus.
Si grand, si beau est notre monde
et si vaste, si vaste les bords des mers
que nous pouvons tous chaque nuit
nous allongeant cote a cote sur les sables
d’or
chanter les eaux étoilées.
Que c’est beau de vivre, Taranta Babu
Que c’est beau de vivre
comprenant le monde comme un livre
le sentant comme un chant d’amour
s’étonnant comme un enfant
VIVRE…
Vivre un a un
et tous ensemble
comme on tisse une étoffe de soie
Vivre comme on chante en chœur
un hymne a la joie
Vivre…
Et pourtant quelle drole d’affaire, Taranta
Babu
Quelle drole d’histoire
Que cette chose incroyablement belle
que cette chose indiciblement joyeuse
soit tellement dure aujourd’hui
tellement étroite
tellement sanglante
tellement dégoutante… »(9)
Nazım est toujours a coté de la jeunesse et meme
s’il y en a une jeunesse aux « chemises noires », il croit beaucoup
en eux. Dans le dernier livre publié au mois de janvier 2011 a partir de ses
derniers poemes des années 1958-1961, lus par lui-meme sur cassette chez son
ami Bedri Rahmi Eyuboğlu, peintre et poete connu qui qui se trouvait a l’époque
a Paris, et gardé par son fils Mehmet Eyuboğlu et sa belle-fille Huguette
pendant 50 ans, le poete dit ceci : « En réalité, il y a partout une
jeunesse formidable. C’est cette jeunesse qui a fait la révolution a Cuba, en
Corée, en Turquie, c’est cette jeunesse qui a combattu...Hier, j’ai vu, ici,
sur la place de Saint-Michel, la meme jeunesse qui a manifesté avec une grande
attention et une grande dignité, malgré toute sorte d’interdictions. Je suis
fier de voir cette jeunesse dans le monde entier. Et puis, je me sens aussi
tres jeune, je suis avec eux, les problemes qui le préoccupent, sont également
les miens ; tout ce qui les inquiete, m’inquiete aussi ; je me sens
donc plus proche d’eux que leur grand-peres. »(10)
Selon Öner Yağcı, romancier contemporain turc,
dans son livre intitulé « Clarté de Nazım Hikmet », dit que
« Nazım n’est pas seulement un créateur de la littérature, mais il est
aussi un théoricien, un critique littéraire.(…) Il a beaucoup contribué a la
langue et a la littérature turque.»(11)
On sait que Nazım a également influencé
beaucoup d’autres poetes dans le monde : Un poete nationaliste, mais aussi
internationaliste : Voila ce qu’il répondait Nazım Hikmet, dans une
enquete réalisé en 1958 a partir de la question : Qu’est-ce que
l’avant-garde ? » : « Je me considere, quant a moi, non
seulement l’héritier de la culture turque, mais aussi comme l’un des héritiers
de toute la culture de l’humanité. Quand je parle de culture, je ne pense pas
uniquement a la culture antique des Grecs ou de la Renaissance, mais a celle de
l’Asie, de l’Afrique, de l’Amérique. En tant qu’occidental, je suis fier que la
culture de l’Occident ait contribué au développement de la culture de mon pays,
mais inversement, je suis fier que celle-ci et toute la culture de l’Orient
aient enrichi le patrimoine humain, y compris celui de l’Occident. A mon sens, un
homme est riche musicalement s’il est sensible a la fois a la musique allemande,
chinoise et turque »(12)
Notes
et références :
- Hikmet, Nazım, « Les Romantique », Traduction : Münevver Andaç, Les éditeurs français réunis, Paris, 1964, p.63., « Je suis assis devant une table, a Batoum, a l’Hotel de France. Une table ovale, aux pieds dorés, pas les pieds seulement, mais la table toute entiere, avec des moulures, des creux, des bosses partout…Une table rococo… Ro-co-co…Ce voyage des rives de la Mer Noire a Ankara, et de la a Bolou, ce voyage a pied de trente-cinq jours, trente-cinq ans plutôt, et la bourgade ou j’ai fait l’instituteur huit mois durant, L’Anatolie, en un mot, que découvrit ce fils de pacha d’Istanbul, ce petit-fils de pacha pour etre plus exact, est maintenant sur la table rococo, a l’Hotel de France, a Batoum, étalée sur la table rococo comme un bout d’indienne sale, déchiré, taché de sang…Je la regarde, j’ai envie de pleurer… Je la regarde, et a nouveau, de colere, le sang me monte a la tete. Je la regarde, et nouveau, j’ai honte de la maison au bord de la mer. Et je me dis : décide-toi, mon garçon, décide toi…Ma décision est prise. Plutôt mourir que renoncer. Minute, mon gars, ne te dépeche pas tant. Posons ces questions sur cette table, a coté de l’Anatolie. Que peux-tu donner, que veux-tu donner ? Tout, tout… Ta liberté ? Oui ! Combien d’années peux-tu passer en prison pour cette cause ? Toute ma vie, s’il le faut… Oui, mais toi, tu aimes le femmes, la bonne chere, les bons vins, les beaux vetements. Tu meures d’envie de parcourir l’Europe, l’Asie, l’Afrique, l’Amérique. Si tu laisses la l’Anatolie, sur la table de rococo de Batoum, si tu passes de Tiflis a Kars, et de la a Ankara, en moins cinq ans, tu te retrouves député, ministre, et alors les femmes, la bonne chere, , les bons vins, l’art, l’univers… Non ! S’il le faut, je pourrai passer ma vie entiere en prion… Bon, mais si je suis communiste, je risque d’etre pendu, assassiné comme Moustafa Souphi et ses camarades, cette question, ne te l’es-tu pas posée, a Batoum ? Si…Je me suis demandé : As-tu peur d’etre tué ? Et j’ai répondu : Non…Aussitôt ? Sans réfléchir ? Non, tout d’abord, j’ai compris que j’avais peur, et puis que je n’avais pas peur.. Et je me suis demandé aussi si pour la cause, je pouvais me résigner a etre infirme, boiteux, sourd. A la tuberculose, a la cécité ? Aveugle ? Etre aveugle ?... Attends un peu, je n’avais jamais pensé que l’on pourrait aussi etre aveugle… Je me suis levé. J’ai fermé les yeux, tres fort. Je me suis baladé dans la piece… Dans les ténebres de mes yeux. A deux reprises, je me suis flanqué par terre, mais je n’ai pas ouvert les yeux… Et puis, je me suis arreté devant la table. J’ai ouvert les yeux. Oui, j’accepte, j’accepte d’etre aveugle… C’est enfantin, un peu comique meme… Mais c’est la vérité… Ce ne sont pas les livres, ce n’est pas la propagande, ce n’est pas ma situation sociale, qui m’ont amené la ou je suis… C’est l’Anatolie qui m’a amené… l’Anatolie que j’ai a peine aperçu, vaguement, d’un bout… C’est mon cœur, qui m’a amené la ou je suis… Et voila tout… ».
- Hikmet, Nazım, « Biographie et Poemes », Préparé par Erhan Turgut, Ed. Turquoise, Paris, 2002. / Yağcı, Öner, « Nazım Hikmet Aydınlığı », Ed. Berfin, Istanbul, 2003.
- Hikmet, Nazım, « Anthologie Poétique », Choix et Traduction : Hasan Güreh (Sabahattin Eyuboğlu), Ed. Les éditeurs français réunis, Paris, 1964, p. 110.
- Ibid. p. 97.
- 1bid. p. 98.
- Ibid. p. 90.
- Hikmet, Nazım, « Sanat, Edebiyat, Kültür, Dil : Art, Littérature, Culture, Langue », Ed. Adam, Istanbul, 1991, p. 51.
- Babayev, Ekber, « Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nazım Hikmet : La vie et l’œuvre de Nazım Hikmet », Ed. Cem, Istanbul, 1976, p. 154.
- Hikmet, Nazım, « Anthologie Poétique », ibid, p. 37
- Hikmet, Nazım, »La Grande Humanité », Ed. YKY, Istanbul, 2011, p. 94.
- Yağcı, Öner, « Nazım Hikmet Aydınlığı » Ed. Berfin, Istanbul, 2003, p. 157.
- « Nazım Hikmet » par Charles Dobzynski, Les Lettres Françaises, Paris, No :724, 29 mai-4 juin, 1958 in Nazım Hikmet, « Biographie et Poemes », Préparé par Erhan Turgut, Ed. Turquoise, Paris, 2002, p. 98.
KÖY ENSTİTÜLERİ’NE GİDEN YOL VE ÇAĞDAŞ EĞİTİM*
Arifiye!
Şoför durdu,
Enstitü Mektebi, dedi
Süleyman Edip bey müdürün adı
Bir yol da
burada duralım
Ellerinde nasır, yüzlerinde nur
Yarına umutla yürüyenlere
Bir
selam uçuralım
Orhan Veli
(Destan Gibi 1946)
Tüm
ülkelerde olduğu gibi, ülkemizde de eğitim-öğretim-öğrenim sorunları,
yönetimlerin temel uğraş alanlarının başında geliyor. Hele hele, büyük bir
hızla değişen dünyamızda, çağı yakalamak, bilgi ve becerileriyle çağdaş insanı
yetiştirmek, başka uluslarla yarışmak, daha da önemlisi ayakta kalabilmek,
varlığını sürdürmek, bu süreci çok iyi değerlendirmekle olası. Dolayısıyla,
yöneticilerin olay ve olgulara bakış açıları, bu konulara kafa yormayan büyük
halk kitlelerinin bakış açılarından daha geniş, daha ulusal ve evrensel olmak
zorunda. Cumhuriyeti kuranların, çağdaş dünyaya doğru büyük adımlarla yol almalarının
gizi burada yatıyor olsa gerek.
Mustafa Kemal Atatürk’ün öğrencilik döneminden başlayarak; yazın, dil,
din, tarih, toplumbilim, ekonomi, hukuk, eğitim, hukuk, matematik, insan
hakları ve yurttaşlık gibi çok geniş çerçevede okuduğu, önemli bulduğu
düşüncelerin altını çizdiği; “önemli”, “çok önemli” gibi notlar düştüğü,
arkadaşlarıyla üzerinde tartıştığı konular bunun en somut kanıtı sayılmaz mı?
Kurtuluş Savaşı yıllarında, TBMM’de, Bakanlar Kurulu’nun görev ve
yetkilerine ilişkin yasa önerisi gündeme geldiğinde yaptığı konuşmada, şöyle
seslenmektedir milletvekili arkadaşlarına:
“… Efendiler, meşruti nazariyeyi bulan en
eski filozofların nazariyeleri kurabilmek için çalıştıkları esasları tetkik
ettim, bunlara nüfuz ettim. Jean-Jacques Rousseau’yu baştan nihayete okuyunuz.
Ben okudum.”[1]
Nasıl
Batı Aydınlanması, Ortaçağ karanlığından Yeniden Doğuş (Rönesans) ve Yeniden
Yapılanma (Reform) hareketleriyle yaşamın her alanına eleştirel usu egemen
kılarak gerçekleşmişse, çok geç kalınmakla birlikte, başta Atatürk olmak üzere,
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da bu yolu izlemişlerdir. 29 Ekim 1923’ten
birkaç ay sonra, 3-4 Mart 1924’te çıkarılan “Devrim Yasaları”,
*
21-04-2012 tarihinde, Mersin DKÖ’nin düzenlediği etkinlikte yaptığım konuşma.
Prof.
Dr. 19 Mayıs Üniversitesi (E) Öğretim Üyesi, pralidemir@gmail.com
1924
Anayasası’nın onanması, dine dayalı mahkemelerin kaldırılması, Türk Medeni
Yasası, Öğretim Birliği Yasasıyla eğitimin laikleştirilmesi, kız-erkek
eşitliğinin sağlanması, Türkçenin
ses yapısına uymayan Arapça abeceden Latin temelli yeni
Türk abecesine
geçilmesiyle okur-yazarlık seferberliğinin başlatılması, Dil Devrimiyle halkın
anlamadığı yabancı dillerin egemenliğinden kurtulma çabaları, Halkevleriyle
Cumhuriyet düşüncesinin yerleşmesi yolunda sağlam temellerin atılması ve
1938’de Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Hasan Ali Yücel ve arkadaşlarının
girişimiyle doruklaştırılmak istenen çok yönlü Aydınlanma Devrimi.
İşte
Köy Enstitüleri de bu devrimin önemli ayaklarından biri olarak karşımıza
çıkmaktadır. Çünkü, Hasan Ali Yücel döneminde başlatılan; basın-yayından
eğitime, dilbilgisi çalışmalarından büyük çeviri imecesine, kırsal kesimdeki
halk eğitimi kurslarından Köy Enstitülerine, coğrafya kurultayından beden
eğitimi ve spor kurultayına, eski eserler ve müzeler danışma kurullarından
güzel sanatlar alanında on yıllık yayın, Halkevleri, Devlet resim-heykel
sergilerine, Devlet konservatuarına, dil ve terim çalışmalarından ders
kitaplarının ve Anayasa’nın anlaşılır bir Türkçeyle yeniden yazımına, çok
sayıda dergi ve kitap yayınından ansiklopedilerin çıkarılmasına, üniversite,
fakülte ve yüksekokul açılışlarından çağdaş bir üniversite yasasına, yazım
kılavuzundan alan sözlüklerine dek, İkinci Dünya Savaşı koşullarında, yaşamın
her alanını kucaklayan aydınlanmacı girişimler, büyük ölçüde başarıya
ulaştırılmış, daha sonra gelen yöneticiler tarafından birçoklarının köküne
kibrit suyu dökülmek istenmişse de, etkileri günümüzde de yankılanmaktadır.
Bugün Köy Enstitüleri, kuruluş yasasının çıkarılmasından
72 yıl sonra, ülkemizin dört bir yanında tartışılıyorsa eğer, bu etkinin ve
yankılanmanın ne denli büyük olduğunu göstermektedir. Kaldı ki, Köy
Enstitüleri’nde yaşam bulmuş öğretim-öğrenim-eğitim ilkeleri ve uygulamaları
ülke sınırlarını da aşarak, dünyanın başka ülkelerine de esin kaynağı olmuş,
Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim Kültür Örgütü (UNESCO) tarafından kalkınmakta
olan ülkelere örnek alınması gereken kurumlar olarak önerilmiştir. 1997’de,
Hasan Ali Yücel’in doğumunun yüzüncü yılında, dünya ölçüsünde anılmaya değer
kişilikler arasında yer almasının temel nedenlerinden biri de, bu kurumları
yaşama geçiren eğitim bakanı olmasıdır. Son otuz-kırk yıldan beri,
eğitim-öğretimle ilgili araştırma yapan, daha bilimsel, daha çağdaş bir dizge
arayışı içinde olan Avrupa Konseyi (AK), Avrupa Birliği (AB), UNESCO, Ekonomik
İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) ve diğer araştırma kurumlarının öne
sürdükleri, üzerinde anlaştıkları temel ilkeler ve yaklaşımların, İkinci Dünya
Savaşı koşullarında Türkiye’de yaşam bulan Köy Enstitüleri deneyimiyle, büyük
ölçüde ortaya konduğunu görüyoruz.
Sözünü
ettiğim bu kurumların üzerinde anlaştıkları temel ilkeler aşağı yukarı şöyle
sıralanmaktadır:
Öğretim-öğrenim-eğitim süreçleri; öğrenci odaklı, öğrencinin gereksinimlerine
uygun, işlevsel, demokratik, laik, katılımcı, olanak eşitliğine dayalı,
yapmasını ve olmasını bilmeye yönelik, işbirlikçi ve dayanışmacı, öğrenmesini
öğreten, sorgulayıcı, eleştirel, yaratıcı, bireyin aydınlanmasına, kişilik
kazanmasına, kendi ayaklar üzerinde durmasına, güven duymasına ve mutluluğuna
kaynaklık edecek biçimde dizgeleştirilmelidir… Bunlara başkalarını da eklemek
olasıdır elbette.
Bugün, başka ülkelere örnek olarak gösterilen
Finlandiya’da, başarının kaynağında, 1970’li yıllardan beri uygulanan eğitim-öğretim dizgesinin özünde;
bireylerin genetik özelliklerine ve gereksinimlerine uygun etkin ve işlevsel
kişilik eğitimi, demokratik katılımcılık ve yaratıcılık yatmaktadır.
Köy
Enstitüleri’ne Giden Yol
Bu
kurumlar, 1923 Kurtuluş ve Kuruluş felsefesini, Aydınlanmacı Cumhuriyet
Devrimi’ni gerçekleştirme yolunda, önemli görev ve sorumluluklar üstlenmiş
kişilerin eseridir. Bu nedenlidir ki, Mustafa Kemal Atatürk, Kuruluş
yıllarında, Genç Cumhuriyet’in eğitim-öğretiminin genel çerçevesini çizerken,
Köy Enstitüleri’ne benzer bir okulu imliyor:
“Eğitim-öğretimde kullanılacak yöntem,
bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı ya da uygar bir zevkten
çok, maddi yaşamda başarılı olmayı sağlayan pratik ve kullanışlı bir aygıt
durumuna getirmektir.” (1923)[2]
Yine 1923’te yaptığı bir başka
konuşmasında da şöyle diyor:
“Ulusal eğitimin amacı yalnız hükümete
memur yetiştirmek değil, daha çok ülkeye ahlaklı, karakterli, cumhuriyetçi, devrimci,
olumlu, atılgan, başladığı işleri başarabilecek yetenekte, dürüst, düşünme gücü
yerinde, iradeli, yaşamda rastlayacağı engelleri aşma gücü olan, karakter
sahibi genç yetiştirmektir. Bunun için de, öğretim programları ve sistemleri
ona göre düzenlenmelidir.”[3]
Atatürk’ün, 1924’te yaptığı şu saptaması da, günümüzde olup bitenlere
somut gönderme gibi:
“Efendiler, yeryüzünde üç yüz milyonu
(bugün, bir milyar üç yüz milyon) aşan İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca
eğitimiyle eğitim ve ahlak almaktadırlar. Ancak, ne yazık ki, olayın gerçeği
şudur; bütün bu milyonlarca insan yığınları, şunun ya da bunun tutsaklık ve
alçalma zincirleri altındadır. Aldıkları manevi eğitim ve ahlak, onlara bu
tutsaklık zincirlerini kırabilecek insanlık erdemini verememiştir, veremiyor.
Çünkü eğitim hedefleri ulusal değildir.”[4]
Mustafa Kemal Atatürk’ü en iyi anlayan yakın silah arkadaşı ve
aydınlanma yoldaşı İsmet İnönü, cumhurbaşkanı olduğu dönemde, 7-8-1944
tarihinde, Köy Enstitüleri Dergisi için şunları yazıyor, “İlköğretim Davamız”
başlıklı yazısında:
“Vatandaşlarım emin olsunlar ki,
ilköğretim davası üç beş yıl sürecek saman alevi cinsinden heveslerle
neticelenmez. Biz, seneler sürecek en kuvvetli irade ve sebatla meseleyi takip
edecek kabiliyette adamlar olduğumuzun imtihanını milletimize karşı ilköğretim
davasında göstereceğiz.
Türk milleti ilköğretimde göz diktiği
amaca vardıktan sonra, büsbütün başka kudrette bir varlık olacaktır.
İstihsalimiz, yani kazancımız bu sayede çok artacak; memleket yüksek bir teknik
kabiliyet edinecek; büyük milletimizin yaradılıştaki kabiliyetleri içinde
insanlığın bütün iyi vasıfları engin değerler olacaktır. Çok kuvvetli, çok
kıymetli bir millet olmanın çaresi,
ilköğretimin tamamlanması ile elde edilmeğe başlanır.”[5]
Keşke
aynı İnönü, bir buçuk yıl sonra kurulan hükümette, Hasan Ali Yücel yerine Nazi
hayranı Reşat Şemsettin Sirer’i Milli Eğitim Bakanı olarak atamasaydı da, Köy
Enstitülerinin yıkılışına seyirci kalmasaydı…
Adını
andığım dergide, Hasan Ali Yücel ise, “Ülkümüzün Yolculuğu” başlıklı yazısında
şu saptamayı yapıyor:
“Cumhuriyet, laiklik ilkesiyle milletimizin
ana meseleleri tabiat-üstü görüşten alıp tabiat-içi anlayışa getirerek cemiyet
hayatımızda kesin, verimli bir değişme yaptı. Onun içindir ki, 1923 yılından
önceki asırlar uzunluğunda bir hayat anlayışı tarihe karıştı ve göçtü; 1923
yılından bu tarafa yepyeni yaşayış filizlenmeye başladı. Bütün yenilikler köklü
tedbirler, devlet ve millet kalkınmaları; hep bu kaynaktan fışkırdı, hep bu
inkılapçı özden ilk hızını aldı. Bugün ne biliyorsak müspet bilgiden, ne
istiyorsak deneyli teknikten öğreniyoruz. Bilimin ve tekniğin sustuğu yerden
sonradır ki, fiziğin ötesine aşıyoruz. Ancak bu alan, tek insanla tek tanrının
birleştiği yerdir. Tek için, kendi varlığında her türlü inanış ve anlayış, bu
birleşmede tam serbesttir.
Cumhuriyet, bu anlayışın önüne dikilen
engelleri yıkmadıkça Türk milleti ilerleme yolunda hangi çareye başvurduysa,
hemen her zaman ortalama tedbirlerle duraklayıp kaldı ve bir türlü başarı
isteklerini gerçekleştiremedi. (…)
(…) Bu yönetimin en köksel hareketi, son
yılların öğretim savaşında toplanır. Bu hareket, basit bir okuma yazma işi
değildir. Bu hareket, istatistiklerde bir rakam artması, bu hareket, günlük bir
politika başarısı değil(…), benlikten sıyrılmak, ‘biz içinde ben olmak’ tır.
Gerçek ahlak budur, milli ahlak budur. Çünkü ilk vazifemiz, benlikten sıyrılıp
yaşamak ve bu duyguda milletimizi yaşatmaktır. Milleti sevmeden ne aileyi, ne
insanlığı sevebiliriz.(…)
Bütün bu düşünceler, bir ana fikirde
toplanıyor; ne için yaşadığımızı bilmek. Fikirlerin en güçlüsü, başı ve sonu.
İşte ülkü budur. Gerçek sevgi budur. İyi yaşayarak, yaşamımızın amacını iyi
bilerek ve ona yaklaşmanın saadetini duyarak, kaderimizin bizi getireceği son
ana, güler yüzle, gözümüz arkada kalmaksızın varmak…Hayatı, vazifenin bittiği
anda bitirmek… Ne aldanmak, ne aldatmak, ne avunmak, ne avutmak. Gözü pek,
yüreği yumuşak olmak. Doğruyu kuşun ötmesi gibi sıkıntısız söyleyebilmek. Tabiatın
yok ettiği anda cemiyetteki varlığının en yükseğine varmak. İnanmayanları
inandırmak. Küsmeden, kızmadan sapıkları yola getirmek; uyuyanları uyandırmak.
İğrenmeden kirleri temizlemek. Büyükleri saymak, küçükleri sevmek.
Her zaman içimden hecelediğim bu gerçek
kuralları tekrar ederken yağız çehreli, kesik saçlı, sakalı bıyığı tıraşlı,
temiz yüzlü, canlı, milletine inanan yeni bir neslin arasına katıldığımı
duyuyorum. Bu aydın kalabalığın içinde yerim nerede olursa olsun, varacağı
noktayı bilen bir yolcunun güvenli yürüyüşündeyim. Ayakları tutmaz olanlar
çıksa bile, onlar bu kafileden
ayrılmayacaklardır. Sağlarında ve sollarında
yürüyenler, bu kötürümlerin koltuklarına girip büyük amaca doğru onları
yürüteceklerdir.
Millet için yaşamda biriz, ölmede
beraberiz. Türk olmanın bahtiyarlığında kardeş, Türkü bahtiyar etmeye arkadaş ve ülküdaşız.”[6]
İşte bu
anlayışı yaşama geçiren, Köy Enstitülerinin taşında, toprağında, alın terinde
en büyük emeği olan, Köy Enstitülülerin babası sayılan İsmail Hakkı Tonguç, bu
uğraşısının düşünsel temellerini oluşturan “Eğitim Yolu İle Canlandırılacak
Köy” adlı yapıtında, “eski okul-yeni okul” karşılaştırmasını şöyle yapıyor:
Eskimiş okul demek türlü bakımlardan
değerini kaybetmiş, öğrencilerine ve çevresine fayda sağlamayan hatta bazı
yönlerden onlara yük olan veya zararı dokunan okul demektir. Eskiyerek
değersizleşmiş, toplum için bir yük haline gelmiş okul, çocukları eğiteceği
yerde soysuzlaştırdığı, onların sağlığı için zararlı olduğu için zararlı
okuldur… Okulu eskitmek veya yenileştirmek için yapılan işlerin çoğu öğretmenle
ilgilidir. Onun için her öğretmenin eski okulla yeni okul arasındaki farkı iyi
bilmesi gerekir. Bunların bir kısmı şunlardır:
1. Öğretmeni çok konuşan, öğrencileri hep
dinleyen; öğretmeni emir veren, öğrencileri verilen emirlere boyun eğerek kendi kendine
hareket edemeyen; öğretmeni yönetmelik
maddelerine esir olan; öğrencilerinde şahsi teşebbüs bulunmayan okul eski okuldur.
2. Öğrencileri okuldan
korkan, sınıf geçince veya okulu bitirince kitapları yırtıp atan; onlara
serbest okuma zevki aşılamayan, önemli vatandaşlık bilgilerini öğretmeyen;
çocuklara vücutlarının sağlığını koruyucu işlerin alışkanlığını kazandıramayan
okul eski okuldur.
3. Çocuklara öğretilecek
konuları köy hayatından almayan ve bunları köyün ihtiyaçlarına, özelliklerine
göre düzenlemeyen; Çalışmalarına toprak ve ter kokusu sindirmeyen; onları
tabiat olayları ve unsurlarıyla yoğuramayan; çevrenin gerçeklerine ve sosyal olaylarına karşı ilgisiz kalıp
bağlanamayan; öğretilecek bilgi ve hünerleri çocukların yaşlarına, seviyelerine
uygun düşecek bir kıvama getirerek onlara mal edemeyen; bunları metotsuz ve
gelişigüzel öğretmeye kalkışan; içinde hür bir hava esmeyen ve neşe fışkırmayan
köy okulu eski okuldur.”[7]
Tonguç’un
değerlendirmesine göre, her düzeydeki bugünkü okullarımız “eski okul”
ölçütlerine daha çok uymuyor mu? Ya yarınki okullar, 4+4+4 aymazlığıyla
varacağımız yer?..
Tonguç,
1942 yılında, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü açılırken de şu ilgin saptamayı
yapıyor:
“Bu üniversiteyle olmaz. Yüksek Köy
Enstitüsüyle biz, geleceğin üniversitesini hazırlıyoruz. 21. yüzyılın insanının yetiştireceğiz.Türkiye bu
üniversiteyle, Türkiye’nin yükseköğretim sorununu çözemez. 1933’te üniversite
reformu yapıldı ama, üniversite geleneğinden kopamadı. Oturan bir kurumdur.
Hareketsiz bir kurum. Biz bu kurumla, 21. yüzyıla hazırlanamayız… Daha
hareketli, toplumla iç içe, toplumun içinde kanatları olan bir kurum olması
gerek. Biz, Köy Enstitülerinde yüksek bölümler açacağız ve olması gerektiği
gibi olacak. 21. yüzyılın insanını yetiştirebilecek bir kurum olacak”[8]
Yetmiş
yıl öncesinden günümüzün sessiz, suskun, kendi içine kapanık, topluma sırtını
dönmüş, çağın gerisine düşmüş, kendi kendisiyle uğraşan, kendi insanlarını
yutan, adı üniversite, kendisi “ucube” üniversiteleri görebilmek İsmail Hakkı
Tonguç’a, İsmail Hakkı Tonguçlara özgü bir öngörü, bir bilinç, bir uygulama, bir
uzgörü olsa gerek…
Eğitim-öğretim
dizgemiz yazboz tahtasına dönüştürüldükçe, tartışmadan, tartıştırılmadan,
ortaçağcıl bir anlayışla Cumhuriyetin ve Aydınlanmanın tüm kazanımları adım
adım tersine döndürüldükçe, geleceğimizle ilgili kaygılanmamak olası mı?
Umut,
toplumun ve doğanın eyetişimi (diyalektiği) doğrultusunda, usu ve yüreği
aydınlıktan yana olanların işbirliği ve güçbirliği yaparak, Tevfik Fikret’in
“Sis” şiirinde imlediği gibi yırtıp atabilmekte bu “koyu karanlığı”…
[2] Mete, Bilge, Mustafa Kemal Atatürk Diyor ki, Toroslu Kitaplığı,
2003, İstanbul, s. 57.
[3] ayg. s. 58.
[4] ayg. s. 59.
[5] İnönü, İsmet, « İlk Öğretim
Davamız », Köy Enstitüleri Dergisi, I-VIII, 1954-1947, Köy Enstitüleri ve
Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Tanıtım Dizisi no: 17, 2005, Ankara, s. 8.
[6] Yücel, Hasan Ali, « Ülkümüzün
Yolculuğu », ayg. s. 11.
[7] Tonguç, İsmail Hakkı, Eğitim Yoluyla
Canlandırılacak Köy, Köy Enstitüleri ve
Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Tanıtım Dizisi no: 5, 1998, Ankara.
[8] Tonguç, Engin, Bir Eğitim Devrimcisi
İSMAİL HAKKI TONGUÇ, Yaşamı, Öğretisi, Eylemi, Yeni Kuşak Köy Enstitüleri
Derneği Yayınları, 2007, İzmir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)